Bir Bakış
Bu şehirde güneşin doğuşu bir müjde değildi; sadece karanlığın renginin biraz açılması, siyahın yerini kirli bir griye bırakmasıydı. Gözlerimi açtığımda, odanın duvarlarına sinmiş o tanıdık rutubet kokusunu içime çektim. Bu koku artık beni rahatsız etmiyordu. Aksine, nerede olduğumu ve daha da önemlisi kim olduğumu bana hatırlatan tek şeydi. Yatağımdan kalkıp pencereye yürüdüm. Dışarıda binalar, birbirinin üzerine devrilecekmiş gibi duran devasa beton yığınlarıydı. Hepsi aynı ruhsuz griye boyanmış, hepsi o boş gözleri andıran pencereleriyle sokağa bakıyordu. Bu yapılar bana insanların evi gibi değil de devasa mezar taşları gibi gelirdi. Her bir pencerenin ardında binlerce hikaye saklıydı belki ama dışarıdan bakıldığında hepsi aynı dilsiz sessizliğe gömülmüştü. Sokağa adımımı attığım an, havanın o ağır ve metalik tadı boğazıma yerleşti. Gökyüzü, hiçbir zaman tam mavi olamayan, kentin üzerine serilmiş kirli bir çarşaf gibiydi. Bulutlar bile hareket etmiyordu; sanki zaman bu sokakla...