Kayıtlar

BİLGELİK Mİ? GÜÇ MÜ?

Uzak diyarların birinde bir boğa varmış, Güçlü, kuvvetli bir de maceracıymış. Kimseye aman vermez, herkes korkar; Gücüyle övünüp dururmuş. Gün gelmiş, bizim boğa çıkmış yollara, Tepenin ardından çıkagelmiş bir kaplumbağa. Sormuş kaplumbağa: "Nereye gidersin?" Boğa demiş: "Bir tapınağa." Kaplumbağa demiş: "Hangi tapınaktır?" Boğa demiş: "Aslan Kral’dır." Kaplumbağa dönüp küstahça: "Sen kimdir, tapınak kimdir?" Boğa dönmüş hiddetle: "Gücümle, kudretimle, Herkes korkar benden; Sen neyinle?" Kaplumbağa demiş: "Öyle diyorsan, Gücünü bilgeliğime üstün koyuyorsan; Görelim bakalım kim bulur hazineyi, Eğer sen benimle yarışıyorsan." Boğa daldı kapıdan bir fırtına gibi, Tozu dumana kattı bir dev gibi. Hızla geçerken hiç bakmadı sağa sola; Koşuyordu sanki uçan bir bulut gibi. Vardı en sonunda o büyük sandığa, Güvendi o anda parlayan ışığa. Açtı kapağı ama içi bomboş; Bağırdı öfkeyle o koca dağa. Dönünce baktı ki kaplumbağa bekl...

Bir Bakış

  Bu şehirde güneşin doğuşu bir müjde değildi; sadece karanlığın renginin biraz açılması, siyahın yerini kirli bir griye bırakmasıydı. Gözlerimi açtığımda, odanın duvarlarına sinmiş o tanıdık rutubet kokusunu içime çektim. Bu koku artık beni rahatsız etmiyordu. Aksine, nerede olduğumu ve daha da önemlisi kim olduğumu bana hatırlatan tek şeydi. Yatağımdan kalkıp pencereye yürüdüm. Dışarıda binalar, birbirinin üzerine devrilecekmiş gibi duran devasa beton yığınlarıydı. Hepsi aynı ruhsuz griye boyanmış, hepsi o boş gözleri andıran pencereleriyle sokağa bakıyordu. Bu yapılar bana insanların evi gibi değil de devasa mezar taşları gibi gelirdi. Her bir pencerenin ardında binlerce hikaye saklıydı belki ama dışarıdan bakıldığında hepsi aynı dilsiz sessizliğe gömülmüştü. Sokağa adımımı attığım an, havanın o ağır ve metalik tadı boğazıma yerleşti. Gökyüzü, hiçbir zaman tam mavi olamayan, kentin üzerine serilmiş kirli bir çarşaf gibiydi. Bulutlar bile hareket etmiyordu; sanki zaman bu sokakla...

ŞİİR

Şiir aşktır, aşkta kaybolmaktır; Aşka bizzat aşk olup bakmaktır. ​ Şiir ağlamaktır, bir damla gözyaşında boğulmaktır; Geceleri uykusuz, gündüzleri yârsız kalmaktır. ​Şiir özlemektir, kalp zindanında bir ömür beklemektir; Yârin anılarını, bir ömür biriktirmektir. ​Şiir hülyadır, kendini bir rüyada bulmaktır; Aşk şarabından, bir yudum tatmaktır. ​ Şiir kanmaktır, bir göze bir dudağa aldanmaktır; Aşk çölünde Mecnun olup, Leyla diye ağlamaktır. Şiir ölmektir; yârin kollarında dünyaya göz yummak, Son nefeste bile, sadece onu anmaktır.

ÖĞRETİCİ METNİ EDEBİ METNE ÇEVİRME

ÖĞRETİCİ İstanbul’un fethi, dünya tarihinin seyrini değiştiren, Orta Çağ’ın feodal yapısını sarsarak Yeni Çağ’ın kapılarını aralayan stratejik, askeri ve siyasi bir dönüm noktasıdır. Bu süreç, sadece bir toprak kazanımı değil, Sultan II. Mehmed’in çocukluk yıllarından itibaren bir mühendis titizliğiyle kurguladığı kapsamlı bir imparatorluk vizyonunun sonucudur. Fethin teknik hazırlık aşaması, askeri lojistik ve balistik biliminin o dönemdeki en ileri seviyesini temsil eder. Sultan Mehmed, Bizans’ın Karadeniz üzerinden gelen iaşe ve yardım yollarını kesmek amacıyla, Anadolu Hisarı’nın tam karşısına Rumeli Hisarı’nı inşa ettirerek Boğaz’ın kontrolünü eline almıştır. Bu hazırlığı, sur mimarisinde devrim yaratan Şahi toplarının dökümü izlemiştir. Macar döküm ustası Urban ile iş birliği içinde hazırlanan bu devasa toplar, o güne dek "geçilemez" kabul edilen Teodosyus surlarının ateşli silahlarla yıkılabileceğini kanıtlayarak, Avrupa’daki kale savunmasına dayalı feodal dü...

AŞKIN ÖZÜ

 Sen gece yolculuğum, rüyadaki gülsün, Lisanımda mühür, ruhumda tek ömürsün. Öyle bir bakışın var, aklımdan gitmeyen, İçimde bir yangınsın, dumanı tütmeyen. Sen varsan bu dünyada, her şey başka güzel, Senin sevgin kalbimde, her şeyden çok özel. Yeryüzünde hiçbir şey, yerini hiç tutmaz, Seni seven bu kalbim, seni hiç unutmaz. Sen öyle bir ilah, öyle bir mucizesin, Kainat sustuğunda, duyulan tek sessin. Afrodit toz olur, senin eşsiz katında, Ebedi cennetsin, aşkın saltanatında. Sen aşkın özüsün bak, damarda kanımsın, Cihan dar gelir artık, her an sol yanımsın. Gel artık yalvarırım, bırak her şeyi gel, Seninle ölmek bile, bin bir ömre bedel.

AŞK DEDİĞİN

  Aşk dediğin yakar insanı, sonra söner gider. O söndüğü yerde yalnızlık hüküm sürer. Kim ki bir aşka esir olur, Benim sevdama sahip olur. Aşk dediğin, kalp kalbe değdiğinde başlar; Gözleri, saçları, al dudakları mısralarımda yaşar. Çehresi rüyalarıma şen âşıklara Leylâ olur, Mecnunlara hayal, bana ise yâr olur. Aşk dediğin, kendi varlığından vazgeçmektir, Binbir çile içinden, sadece O'nu seçmektir. Onsuz alınan nefes, ciğere ziyan olur, Onunla geçen bir an, bin ömre bedel olur. Aşk dediğin bahanesidir şiirlerin, Alnıma yazılan o en güzel kaderin. Sen varsan, şu viran zindan bana saray olur, Sen yoksan, bütün dünya başıma dar olur.

O AN

 Ne çok zaman geçmiş. Ne çok kandırmışım kendimi. "Unuttum" demiştim. "Bitti, geçti, artık sadece bir anı" demiştim. Yalanmış. Koca bir yalanmış. Ben sanırdım ki, Sonbahar sadece bir mevsimdi. Sadece takvimden düşen bir yaprak, Sadece camlara vuran bir yağmur, Üşüten bir ayaz sanırdım. Ne kadar yanılmışım. O gün, seni gördüğüm o gün, O kahrolası Sonbahar gününde, Anladım ki, Sonbahar bir mevsim değil, Bir ömür süren bir ruh hâliymiş. Seni gördüğüm o an, O saniye, Sanki hiç zaman geçmemiş, Sanki o sonbahar hiç bitmemiş gibi, Bütün o yalanlar, Yıkık duvarlar gibi üzerime devrildi. Gülüyordun. Ah, o gülüş... O gülüş ki, benim bütün bir ömrümü uğruna adadığım, Ama bir başkasına sunduğun o gülüş. Elini tutuyordun. Benim, hayalinde bile dokunmaya kıyamadığım o eli. O kadar rahat, O kadar ait bir şekilde tutuyordun ki. O an, Nefes almayı unuttum. Sesler kesildi. Bütün şehir sustu. Sadece kalbimin, Nasıl bin parçaya bölündüğünün sesini duydum. Sadece içimdeki o devasa boşlu...

SONBAHAR

Bu mevsim ki, gök ağlar, toprak yorgunca uyur; Oysa benim kalbim, senin adını buyurur Herkesin hüzünlü dediği bu serin rüzgâr, Bana senden gelen en sıcak esenliktir yâr. Gözlerim, sararmış bir yaprakta seni arar, Senden gelen haber, içimde bir nehir yarar. Dışarısı buz tutsa, içim yine de sıcak, Bana baktığın o an, kalbimde kalsın ancak. Sen benim içimde açan, ebedî bir yazsın, Penceremde güneş, ruhumda en güzel sazsın. Bırak aksın yağmur, varsın dışarsı üşüsün, Aşkımız bu fırtınada bile ışık saçsın. Şimdi her akşam, gökyüzü mor ve ıssız kalır, Sanki tüm dünya, bir büyük suskunluğa dalar. İşte o anda, elini tutmak ister canım, Seninle kurduğum hayallerim tek limanım. Gel, bu eylül vakti, gölgelerimiz birleşsin, Bu yalın mevsimde, sevgimiz yemin eylesin. Yüreğim, sensiz geçen her günü artık saymaz, Çünkü sen varken, hiçbir mevsim sonbahar olmaz. Bırak, dışarıda tüm renkler usulca solsun, İçimdeki o sonsuz neşe seninle dolsun. Takvimler zamanı koştursun, günler hep geçsin, Bizim aşkımız ...

AŞK ÜZERİNE

 Aşk nedir? Bu soru, insanlığın varoluşundan beri dudaklarda, kalplerde ve zihinlerde yankılanan, cevabı en zor bulunan sorulardan biri. Şairler onu ilham kaynağı yapmış, filozoflar onun derinliklerinde kaybolmuş, şarkılar onunla dolup taşmıştır. Çoğumuz için aşk, romantik filmlerden, romanlardan tanıdığımız o büyük duygu; bir insana karşı duyulan, kalbi yerinden oynatan, dünyayı durduran o heyecan verici histir. Oysa aşkı, sadece romantik bir duygu olarak tanımlamak, okyanusu bir su damlasıyla anlatmaya çalışmak gibidir. Aşk, bir varlığın başka bir varlığa duyduğu derin bir bağ, bir tutku ve içten gelen bir şefkattir. O, sadece bir duygu değil, bir eylem, bir sanattır. Bir ressamın tuvaline vurduğu her fırça darbesinde, bir müzisyenin enstrümanından çıkan her notada, bir yazarın kelimelerle yarattığı her dünyada aşkın izleri bulunur. Aşk, hayatı sadece yaşamak değil, onu iliklerine kadar hissetmektir. Ancak aşkın en yakıcı, en sessiz ve belki de en saf hali, bir başkası tarafından...

BİR AKDENİZ ADASI

 Gözlerinizi kapatın ve Akdeniz'in ılık esintisini hayal edin. İşte o esintiyle savrulan, portakal çiçeklerinin ve vanilyanın rüyamsı kokularıyla bezenmiş, minicik ama bir okyanus kadar derin bir hikayesi olan bir ada var. Ben o adayı gördüm, sokaklarında yürüdüm, rıhtımında denizin sonsuzluğuna daldım ve şimdi sizi de o büyülü atmosfere davet ediyorum. Bu ada, ilk bakışta sizi okyanusun o derin, huzur veren mavisiyle karşılıyor. Sanki sonsuzluğun bir yansıması, adanın etrafında mistik bir hal oluşturmuş. Kıyıya yaklaştıkça, hırçın dalgaların izlerini taşıyan, zamana meydan okumuş eski bir rıhtım dikkatinizi çekiyor. Belki de nice denizcinin ayak izlerini taşıyan bu rıhtım, şimdi sessizliğin ve denizin şarkısını dinliyor. Rıhtımdan içeriye doğru yürüdüğünüzde, portakal ağaçlarının arasında saklanmış, rengarenk evleriyle şirin bir kasaba sizi kucaklıyor. Bu kasaba, sanki bir masaldan fırlamış gibi. Her köşesinde ayrı bir sıcaklık, ayrı bir samimiyet hissediyorsunuz. Meydanın ortasın...