Bir Bakış
Bu şehirde güneşin doğuşu bir müjde değildi; sadece karanlığın renginin biraz açılması, siyahın yerini kirli bir griye bırakmasıydı. Gözlerimi açtığımda, odanın duvarlarına sinmiş o tanıdık rutubet kokusunu içime çektim. Bu koku artık beni rahatsız etmiyordu. Aksine, nerede olduğumu ve daha da önemlisi kim olduğumu bana hatırlatan tek şeydi.
Yatağımdan kalkıp pencereye yürüdüm. Dışarıda binalar, birbirinin üzerine devrilecekmiş gibi duran devasa beton yığınlarıydı. Hepsi aynı ruhsuz griye boyanmış, hepsi o boş gözleri andıran pencereleriyle sokağa bakıyordu. Bu yapılar bana insanların evi gibi değil de devasa mezar taşları gibi gelirdi. Her bir pencerenin ardında binlerce hikaye saklıydı belki ama dışarıdan bakıldığında hepsi aynı dilsiz sessizliğe gömülmüştü.
Sokağa adımımı attığım an, havanın o ağır ve metalik tadı boğazıma yerleşti. Gökyüzü, hiçbir zaman tam mavi olamayan, kentin üzerine serilmiş kirli bir çarşaf gibiydi. Bulutlar bile hareket etmiyordu; sanki zaman bu sokaklarda donmuş, her şey bitmek bilmeyen bir döngüye hapsolmuştu. Kaldırım kenarındaki ağaçlara baktım. Yaprakları tozdan grileşmiş, dalları gökyüzüne uzanan çaresiz eller gibi bükülmüştü. Toprakla bağları çoktan kopmuş gibi duran bu bitkiler, betonların arasına hapsedilmiş cansız süs eşyalarından farksızdı. Can çekişiyorlardı ama bu sessiz çığlığı benden başka kimse duymuyordu.
İnsanlar yanımdan geçip gidiyordu. Benim gözümde bu kalabalık, sadece birbirine çarpmadan ilerlemeye programlanmış birer gölgeden ibaretti. Yüzlerine bakmaya çalıştığımda hep aynı ifadeyi görüyordum: Bir yere yetişme telaşı, yorgunluk ve o korkunç ilgisizlik. Kimse kimsenin gözünün içine bakmıyordu. Sanki birisi bakışlarını diğerine çevirse, o inşa ettiğimiz sahte dünya bir anda cam gibi tuzla buz olacaktı. Bir kadının elindeki pazar poşetinin hışırtısı, bir adamın asfaltı döven sert adımları, uzaktan gelen bir çocuk ağlaması… Hepsi birleşip devasa, anlamsız bir uğultu oluşturuyordu. Ben bu uğultunun içinde kendimi görünmez hissediyordum. Bazen gerçekten orada olup olmadığımı anlamak için elimi duvara sürter, o soğuk taşın sertliğini hissederek varlığıma ikna olmaya çalışırdım.
Kendi apartmanıma baktığımda yıkımın izlerini daha net görüyordum. Duvarlardaki boyalar pul pul dökülmüş, balkonlardaki çamaşır ipleri boşta sallanıyordu. Kapı önünde biriken çöplerin kokusu, rüzgarla birlikte merdiven boşluğuna kadar tırmanıyordu. Komşumla karşılaştım merdivenlerde. Yüzü, yılların yorgunluğunu taşıyan derin yarıklarla doluydu. Birbirimize sadece başımızla selam verdik. Kelimeler o kadar ağırdı ki, kimse onları ağzından çıkarıp havaya savuracak gücü kendinde bulamıyordu. Konuşsak ne diyecektik? Havadan mı, bitmeyen bu yorgunluktan mı? Hepimiz zaten birbirimizin içindeki o karanlığı biliyorduk.
Odamdaki masaya oturduğumda, pencereden sızan o cılız ışık masanın üzerindeki boş kağıdı aydınlattı. Hayatım tam da o kağıt gibiydi; bembeyaz ama üzerine tek bir anlamlı cümle yazılmamış. Dünya benim için renklerini çoktan kaybetmiş bir tabloydu. Yeşili görmüyor, maviyi hissetmiyordum. Sadece grinin binlerce tonu arasında gidip geliyordum. Bu durum artık canımı yakmıyordu; alışmıştım. Hatta bu renksizliğin içinde kendimi güvende hissediyordum. Çünkü renk demek, bir şeylerin değişmesi demekti. Değişim ise, benim çok uzun zaman önce vazgeçtiğim bir umuttu. Ben artık bu gri sessizliğin içinde, zamanın akıp gitmesini izleyen sessiz bir seyirciydim sadece.
Yatağıma uzandığımda, dışarıdaki sokak lambasının perdede oluşturduğu o soluk deseni izledim. Şehir, dışarıda tüm gürültüsüyle akıyordu ama benim içimde tek bir yaprak bile kımıldamıyordu. O gece de, diğer tüm geceler gibi, hiçbir şeyin değişmeyeceğinden emin bir şekilde gözlerimi kapattım. Dünya griydi, hava soğuktu ve ben bu boşluğun içinde kaybolmaktan artık korkmuyordum.
Ertesi sabah da her şey aynıydı. Yine o bildiğim gri sokaklara adım attım. Başım önde, adımlarımı sayarak durağa doğru yürüyordum. İnsanlar yanımdan geçip gidiyor, binalar yine o mezar taşı sessizliğiyle bana bakıyordu. Dünya benim için sadece alışkanlıktan ibaretti. Ta ki o köşeyi dönene kadar.
Onu gördüm.
Durakta, kalabalığın içinde öylece duruyordu. Etrafındaki o soluk suratlı insanlardan o kadar farklıydı ki, sanki biri oraya yanlışlıkla bir ışık bırakmıştı. İlk dikkatimi çeken omuzlarına dökülen kahverengi, dalgalı saçları oldu. Öyle bir kahverengiydi ki, bu şehrin tozuna hiç bulaşmamış gibi tertemiz ve canlı duruyordu. Rüzgar estikçe o bukleler hafifçe kıpırdıyor, âdeta dans ediyorlardı
Ama asıl şoku başını bana çevirdiğinde yaşadım.
Gözleri... Hayatımda hiç bu kadar net, bu kadar parlak bir yeşil görmemiştim. Öyle bir yeşildi ki, o an çevremdeki bütün o gri binaları, kirli gökyüzünü ve asık suratlı insanları bir saniyede unuttum. Sadece o gözler vardı. Bana öyle bir baktı ki, sanki yıllardır buz tutmuş bir camın arkasından izliyordum dünyayı da, o cam bir anda kırılmış gibi hissettim. Kalbim, varlığını unuttuğum o hantal et parçası, göğüs kafesimi zorlayacak kadar hızlı çarpmaya başladı.
Tam o sırada, rüzgar elindeki bir kağıdı uçurup tam ayaklarımın dibine bıraktı. Eğilip aldım. Parmaklarım kağıda değdiğinde ellerimin titrediğini fark ettim. Ona doğru bir adım attım, boğazım kurudu.
"Bunu... düşürdünüz," diyebildim. Sesim bana bile yabancı geldi; sanki uzun zamandır konuşmamış birinin sesi gibiydi.
Bana baktı ve gülümsedi. O an sokağın bütün gürültüsü kesildi. Dudaklarındaki o hafif kıvrım, gördüğüm en samimi şeydi. "Teşekkür ederim," dedi.
Sadece iki kelimeydi ama o ses, zihnimdeki o ağır sessizliği paramparça etti. Sesi, bu kirli sokağın ortasında duyduğum en berrak, en sade melodiydi. O an anladım ki; binalar hâlâ griydi, hava hâlâ soğuktu ama ben artık o eski ben değildim. O yanımdan geçip giderken havada bıraktığı o hafif koku, ciğerlerimdeki o bayat havayı bir anda dağıttı.
Olduğum yerde öylece kaldım. Ellerimin titremesi geçmemişti ama bu sefer kendimi kötü hissetmiyordum. Aksine, yıllar sonra ilk kez gerçekten nefes aldığımı fark ettim. Dünya hâlâ aynıydı belki ama benim için artık her şeyin bir rengi vardı.
Eve doğru yürümeye başladım.
Dünya olduğu yerde duruyordu aslında; aynı çatlak kaldırımlar, aynı asık suratlı binalar, aynı sağır duvarlar... Ama ben artık o sokağın içinde değildim. Göğüs kafesimin tam ortasında, o güne kadar varlığını hissetmediğim kaskatı bir buz kütlesi çatlamış da içinden ılık bir şeyler sızmaya başlamış gibiydi. Adımlarımın sesi bile kulağıma farklı geliyordu.
Apartmana girdiğimde o bildiğim ağır rutubet kokusu karşıladı beni. Ama bu sefer genzimi yakmadı. Merdivenleri çıkarken her basamakta, o iki kelimeyi yeniden duydum: "Teşekkür ederim." Sesi, zihnimdeki o kirli gürültüyü bir bıçak gibi kesip atmıştı. Odama girdim, kapıyı kapattım. Işığı açma gereği duymadım. Karanlığın içinde masamın üzerindeki o bembeyaz, bomboş kâğıda baktım. Hani günlerdir tek bir kelime bile yazamadığım o koca boşluğa...
Artık o beyazlık beni ürkütmüyordu. Sayfa hâlâ boştu, oda hâlâ soğuktu ama içimde bir yerlerde ilk kez bir ışık yanmıştı. Gözlerimi kapattığımda sadece o yeşili görüyordum. Dünyayı yıllardır kirli bir camın arkasından izlemiştim de, birisi o camı az önce silivermiş gibiydi.
Yatağıma uzandım. Dışarıda şehir yine o hırçın uğultusuyla akıp gidiyordu; kornalar, uzak fren sesleri, rüzgârın uğultusu... Ama ben ilk kez o kalabalığın içinde kaybolmuyordum. Sadece yarını düşündüm. Belki yine orada olurdu, belki de bir daha hiç gelmezdi. Bunun bir önemi yoktu. Önemli olan, o bir saniyelik tebessümün benim tozlanmış ruhumu yerinden oynatmış olmasıydı.
Pencereden sızan rüzgâr perdeyi hafifçe havalandırdı. Gözlerimi kapattım.
Hayatımda ilk kez, yarın sabahın olmasını gerçekten isteyerek...
Yorumlar
Yorum Gönder