SAN'AT ŞİİRİ HİKAYESEL BETİMLEMESİ

 Bir bahçede geziyorum. Etrafta çiçekler, bitkiler, ağaçlar... Kuşlar ötüyor; cıvıl cıvıl, sanki bir şey anlatıyorlar adeta. Cennet gibi bir yer ama çok garip geliyor bana. Ayaklarım alışmış tabii caddelerde, yapay yollarda yürümeye. Biraz daha yürüdükten sonra bir mabede denk geliyorum. Eski bir mabet… Duvarları yıpranmış, rengi bozulmuş; anlaşılan yıllardır bakım görmemiş.


Mabedin içine giriyorum. Her tarafta mozaikler parlıyor, adeta inci gibi… Mavi, yeşil, sarı, kırmızı… Gökkuşağı gibi uyum içinde renkler. Mabedin dışı nasıldır bilmiyorum ama içi tarif edilemez. Mabetten çıkıyorum, yürüyorum; yürüdükçe yürüyorum. Bir tabela görüyorum, üstünde “Sahne” yazıyor. Pek anlam veremiyorum. Tabelayı takip ettikten sonra koskoca bir gösteri alanına geliyorum. Hemen ön koltuğa oturuyorum.


Işıklar kapanıyor, güzel bir müzik başlıyor. Kırmızı perde açılıyor. Pembe birer prenses gibi bale dansçıları geliyorlar. Adeta bir kuğu misali tek tek çıkıyor, uyum içinde dans ediyorlar, zıplıyor, dönüyorlar. Her hareketlerinde kalbim titriyor; ağlamaklı bir gülümsemeyle izliyorum. Gösteri bitiyor. Güller havada uçuşuyor, alkış sesleri adeta tüm dünyayı sallıyor.


Bir anda büyük bir ses herkesin susmasına neden oluyor, bakışları üzerine çekiyor. Işıklar oraya odaklanıyor. Hafif bir keman sesi başlıyor. Kemancı, kemanının tellerine bir elmasa dokunur gibi narin dokunuşlar yapıyor. Ardından piyano çalmaya başlıyor. Tuşlara her dokunuşu kalbime saplanıyor. Tüm orkestra bir anda çalmaya başlıyor, fırtına misali… Yüreğimi okyanusumda dalgalandırıyor. Her nota, orkestra şefi bir komutan gibi ciddi bir ifadeyle elindeki batonu kılıç gibi savuruyor. Herkese bir yukarı, bir aşağı, sağ, sola… Her vuruşunda yaralıyor beni kalbimden. Müzik bitiyor. O galip geliyor; savaşı o kazanıyor. Herkes sevincini çığlıklarla kutluyor.


Hem üzüntü hem mutlulukla ayrılıyorum oradan. Biraz daha ilerledikten sonra karşıma bir kadın heykeli çıkıyor. Eski dönemlere ait bir heykel… Beyaz bir mermerden yapılmış galiba. Heykelin örgülü saçları, saçında parlak, küçük ama bir o kadar da ihtişamlı, üzerinde çeşitli figürlerin bulunduğu elmas ve yakutlarla süslenmiş bir taç dikkat çekiyor. Anlaşılan, soylu ve zengin biri. Üzerinde, ayaklarına kadar uzanan zarif, aynı zamanda dekolteli bir elbise var. Boynunda bir kolye... Kolyenin üzerinde bir arma var; kraliyet sembolü olabilir. İnce ayrıntısına kadar yapılmış. Anlaşılan, heykeli tasarlarken sanatçı, kendi duygularının ve benliğinin yanı sıra o dönemin şartlarına uygun, ilerleyen zamanda da anlaşılabilecek bir heykel yapmış. Bu da heykelin kalıcılığını ve sanatçının toplumda önemli bir rol oynamasını sağlamış; heykel bu günlere kadar gelmiş.


Heykeli incelemeye devam ederken bir anda bir şey beni kolumdan çekiyor. Yol boyunca yaşadıklarımı tekrar görüyorum. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Gözlerim yavaşça kapanıyor, uykuya dalıyorum gibi. Aniden gözlerim açılıyor. Yine bir bahçedeyim ama bu sefer bir şeyler farklı. Sanki her şey daha canlı, parlak ve güzel… Yola devam ediyorum. Toprağa basmak daha hoşuma gidiyor; sanki uzun zamandır basıyormuş gibi. Mabedin yerine bir cami var. Duvarları temiz, bembeyaz.


İçine giriyorum. Kubbesi adeta güneş gibi parlıyor. Duvarlardaki mavi çiniler deniz gibi; etrafı sarıyor, beni içine çekiyor. O mabedin mozaiklerinden daha hoş geliyor insana. Bir de o sülüs yazılar… Her harfi ahenkle dans ediyor. Camiden çıkıyorum ama mabet nerede? Bu soruyu düşünerek yola devam ediyorum.


Tabelaya tekrar varıyorum ama bu sefer üzerinde “Halk Oyunları” yazıyor. Tabelayı takip ediyorum ama büyük sahne yerinde değil. Anlamıyorum… Koskoca sahne nereye gider derken bir müzik başlıyor. Efeler tek tek çıkıyor. Her adımlarında yer sallanıyor, her diz vuruşlarında kalbimde bir zelzele oluyor. Bale dansçılarından daha ihtişamlı ve heybetliler. Artık daha iyi anlamaya başlıyorum: Bugüne kadar sanat dediğim şey bu değilmiş. Bana haz veren, kendi kültürümmüş.


Benim ihtiyacım olan buymuş. Yıllarca Batı sanatının üstün olduğunu sanıyordum ama artık şunu iyi anladım: Sanat evrenseldir; ancak her kültür kendi ruhunu taşır. Batı sanatına olan hayranlığım gözlerimi açtı ama kendi kültürümün derinliğini fark ettiğimde kalbim gerçek anlamda doldu. Şimdi anlıyorum ki bizim hikayelerimiz, renklerimiz ve melodilerimiz insan ruhunun en saf hallerini taşıyor. Kendi kültürüm, yalnızca Batı sanatına denk değil; onunla bir bütün olabilecek kadar değerli ve eşsiz.

ENES BAYRAM TARAFINDAN YAZILMIŞTIR 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SONBAHAR

AŞKIN ÖZÜ

TREN VE ÂŞK