TREN VE ÂŞK
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, henüz horozlar bile ötmeden, yatağımdan fırladım. Gözlerimi açar açmaz, bugünün getireceği maceraların heyecanıyla Hızlıca giyinip, mutfağa geçtim. Ufak bir kahvaltı hazırladım kendime. Demlenmiş çayın kokusu, taze ekmeğin sıcaklığı ve peynirin hafif tuzlu tadı, o anın büyüsünü daha da artırıyordu. Kahvaltımı yaparken, bir yandan da bugün yapacaklarımı düşünüyordum. Aklımda, beni bekleyen o uzun tren yolculuğu vardı.
Kahvaltımı bitirdikten sonra, son bir kez aynada kendime baktım. Saçlarımı düzelttim, montumu giydim ve kapıdan çıktım. Dışarıda, henüz güneş tam olarak doğmamıştı. Gökyüzünün, mavi tonları yavaş yavaş turuncuya dönüyordu. Sokaklar, bir hayli sessizdi. Sadece birkaç kuşun cıvıltısı duyuluyordu. Bu sessizlik, içimde bir huzur duygusu yaratıyordu.
Adımlarımı hızlandırarak, tren istasyonuna doğru yürümeye başladım. İçimde, hem bir heyecan, hem de bir gerginlik vardı. Belki de bugün, hayatımın en unutulmaz yolculuklarından birine adım atıyordum. Kim bilir? Belki de bu tren, beni hiç tanımadığım insanlarla, hiç bilmediğim yerlere götürecekti. Ama ne olursa olsun, ben hazırdım. Yeni maceralara atılmaya, yeni insanlar tanımaya ve yeni şeyler öğrenmeye hazırdım.
İşte böyle başlıyordu benim için o uzun ve unutulmaz tren yolculuğu...
Tren istasyonu kırmızı tuğlalarla örülmüştü kırmızı tuğlaların sıcaklığı, içimi bir şefkat gibi sardı. Her bir tuğla, geçmişin izlerini taşıyordu. Çatı köşelerindeki figürler ise, taşlara hayat veren birer nefes gibiydi. Kimisi bir kuşun kanadını andırırken, kimisi bir çiçeğin narin yapraklarını andırıyordu. İstasyonun kapısından içeri adım attığınız anda, zamanın yavaşladığını hissedebilirsiniz Yüksek tavanlar, size sonsuz bir boşluğun içinde olduğunuzu hatırlatırken, ahşap banklar, yorgun bedenlerin dinlenmesi için bir davet sunuyordu. Etrafı saran hafif ray kokusu, demir yollarının gizemli dünyasına açılan bir kapı aralıyordu. Peronlar , farklı şehirlerden gelen insanlarla dolup taşıyordu. Kimileri sevdiklerine kavuşmanın heyecanıyla beklerken, kimileri yeni bir maceraya atılmanın coşkusunu yaşıyordu. Bavullar, çantalar ve ellerinde taşıdıkları umutlarla, bu kalabalığın içinde kendi hikayelerini arıyorlardı. Hüznün ve mutluluğun bir arada olduğu bu yer benzersizdi.
Biletimi almak için gişeye ilerledim Bilet gişesine doğru ilerlerken, içimde tarifsiz bir heyecan vardı. Sanki bir sonraki adımda, bambaşka bir dünyaya açılacak bir kapı bulacaktım. Gişeye vardığımda, beni genç bir kadın karşıladı. Yüzünde, yorgunluğun izleri olsa da, gözleri hala parlıyordu. Nereye gideceğimi sordu, "Heinz kasabası" dedim. Bilet ücretini söyledikten sonra, parayı uzattım. O an, zaman durmuş gibiydi. Sanki, hayatımın en önemli anlarından birini yaşıyordum.
Biletimi aldıktan sonra, arkamı döndüm. Tam o sırada, birine çarptım. Çarptığım kişi, genç bir adamdı. Elindeki kağıtlar ve bileti yere düşmüştü. Hızlıca yerden topladım ve adama uzattım. Teşekkür etti ve uzaklaştı. O an, içimde garip bir duygu oluştu. Sanki, hayatımın akışına küçük bir müdahalede bulunmuştum. Elimdeki bileti, orta yaşlarda, sarı saçlı ve yanağında belirgin bir çizik olan, mavi şık üniforma giymiş adama uzattım. Göz ucuyla bilete baktı ve sinirli bir şekilde eliyle treni işaret etti. Teşekkür bile edemeden uzaklaştı. İşinden memnun değildi sanırım. Bütün gün insanlarla uğraşmak onu yormuştu galiba Tren düdüğü can çekişir gibi bağırıyor, kondüktör avazı çıktığı kadar bağırıyordu: "Binmeyen kalmasın!" Trene bindim, koltuğumu buldum. Orta sınıf, tahtadan, eski ve bakım görmemiş, rahatsız edici bir koltuktu.Oturduğum koltuktan, son bir kez camdan baktım. Bu küçük şehirden ayrılıyordum. Anılarım, tıpkı eski bir film şeridi misali, gözlerimin önünden akıp geçiyordu. Çocukluğumun o masum ve keyifli günleri, bu sokaklarda oynadığımız o unutulmaz anılar ne kadar da çabuk geçmişti Sanki dün gibiydi her şey. Ama artık, geri dönme vakti gelmişti. Beni bekleyen, özlemle bağlandığım kasabama...
Bu şehir, beni yormuştu. Sanki, ruhumun derinliklerinde biriken bütün yorgunluklar, bu şehrin sokaklarında, kalabalığının içinde açığa çıkmıştı. Artık, sessizliğe, huzura ihtiyacım vardı. Beni, olduğum gibi kabul eden, sıcaklığıyla saran kasabamın kucağına...
Koltuğumun yanında,genç bir kadın vardı.Teninin üzerine, sanki ipek kumaş konmuş gibiydi. O kadar pürüzsüz ve kusursuzdu ki, dokunmaya kıyamazdın Saçları, altın parçalarının eriyip bir araya gelmesiyle vücut bulmuş gibiydi. Her bir tel, ışığın narin dansını üzerinde taşıyor, sanki birer ışık hüzmesi gibi parlıyordu. Her bir kıvrımı, bir sanat eseri gibi özenle şekillendirilmişti. Sanki bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi kusursuzdu. Bu saçlar, gören herkesi büyüleyen, adeta bir hipnoz etkisi yaratan bir güzelliğe sahipti. Rengi, balın en tatlı ve en yoğun tonunu andırıyordu. Sanki arıların en seçkin çiçeklerden topladığı nektarlar, bu saçlarda hayat bulmuştu. Gözleri, gökyüzünün en berrak tonundan, denizin en derininden alınmış iki mücevher misali... İçlerinde, okyanusların gizemini, semanın sonsuzluğunu barındırıyor sanki. Bazen bir buzulun soğukluğunu, bazen de bir yaz gününün sıcaklığını yansıtıyorlar. Bazen bir fırtına öncesi sessizliği, bazen de bir bahar sabahının coşkusunu taşıyorlar. Kirpikler, birer gece kelebeği kanadı gibi, nazikçe süzülüyor Göz bebekleri, bazen birer yıldız gibi parlıyordu, bazen de birer kara delik gibi, içine çekiyordu. kafasındaki bulut gibi tülü dikkat çekiyordu, ellerinde koyun yünü eldivenler, hemen duvarın bitişiğinde küçük, narin Picasso'nun tablolarından fırlamışcasına bir şemsiye, Boynunda asılı duran kolyesi, sanki bir zamanlar bir deniz kızının hazinesinden çalınmış gibiydi. Parlak mavi taşlar, okyanusun derinliklerinden fırlamışçasına göz kamaştırıyordu. Her biri, ışığın altında farklı bir şekilde parlıyordu. Yakasında Göz kamaştırıcı bir zarafetle parıldayan broşu, sanki zamanın ötesinden gelmiş gibiydi. Antik altın rengi, üzerinde taşıdığı hikayeleri fısıldarcasına, ışığın her hareketiyle dans ediyordu. Broşun kalbinde, irili ufaklı pırlantaların oluşturduğu bir yıldız kümesi yer alıyordu. Her biri, gökyüzünde parlayan birer yıldız gibi, etraflarına ışıltılar saçıyordu.,Göz kamaştırıcı bir zarafetle süzülen elbisesi ipek şifonun hafifliğiyle dans ediyordu sanki. Rüzgarın hafif esintisiyle dalgalanan kumaş, üzerindeki ışıltılı işlemelerle birlikte adeta bir yıldız misali kayıyordu. Elbisenin rengi, gece mavisiyle bir gökyüzünü andırıyordu.
Orta sınıf bir kabinde ne işi vardı böyle gösterişli bir kadının? Benim yanıma oturması şans mı derken, kabin görevlisi biletleri kontrol etmeye başladı. Bileti görevliye uzattım. Bileti aldı, şöyle bir baktı ve "Bu biletin süresi dolmuş" dedi. "Nasıl olur kondüktör bey, daha yeni aldım" dedim. "Sizin adınız Carl Friedrich mi?" Olamaz, bileti alırken karıştırmışım bozuntuya vermeden. "Evet" dedim. Görevli, "Ama bu durumda trene binemezsiniz" dedi. Yanımdaki kadın, "O benimle birlikte" dedi. kondüktör, "Özür dilerim ekselansları, bilmiyordum" dedi. Kadın, "Sorun değil" dedi ve uzaklaştı. Bu kadın neden benim gibi ortalama bir adama yardım eder ki? Kadına dönüp, "Affedersiniz adınızı bahşeder misiniz?" dedim. Kadın, "Clara" dedi. Ne kadar zarif bir isim dedim. Kadın yanakları kızararak teşekkür etti. Sizin diye sordu David dedim "Nereye gidiyorsunuz acaba, sormamda bir sakınca var mı?" diye sordum. Kadın, "Frankfurt'a" diye yanıtladı. "Peki siz?" diye ekledi. "Ben de Heinz kasabasına gidiyorum. Bu şehir hayatı beni yordu" dedim. Kadın, "Biliyorum, kent hayatı insanı yoruyor. Frankfurt'ta uzun yıllar kaldım, orada büyüdüm. Övünmek gibi olmasın, soylu bir aileden geliyorum ama soylu, zengin olmak istemiyorum, özgür olmak istiyorum. Zengin olunca herkesin size iyi davranması, hayatı öğrenmenin önüne geçiyor. Yani soylu olmak tabii ki çok iyi ama özgür olmak işte o paha biçilemez" dedi. Kadının dedikleri beni çok düşündürdü. Bu güne kadar zenginlerin hep mutlu olduğunu düşünmüştüm, lakin kadının ruh hali insanın içini burkuyor, üzüyordu. Tren Frankfurt istasyonunda durdu. Bu kalbi zengin kadın inmeden önce benimle vedalaştı, teşekkür etti ve oradan uzaklaştı. Camdan kadına baktım ama göremedim. Keşke o kadını bir daha görsem diye iç geçirdim.
Trene yeni yüzler biniyor, aynı şeyler tekrarlanıyordu. Uzun bir yolculuk vardı hâlâ yorulmuştum, bir şeyler yemek için yemek vagonuna doğru yürüdüm, tren sallanıyor, dengem bozuluyor, aynı bir sarhoş gibi yürüyerek vagona vardım. Kapıyı açtım, açtığım gibi baharat kokusu burnuma geliyordu, karabiber burnumu kaşındırıyordu. Cam kenarındaki küçük masaya oturdum. Şık takımlı, ela gözlü, çikolata rengi saçları olan genç garson yanıma yaklaştı ve ne yemek istediğimi sordu. Pahalı bir yemek söyledim, ne de olsa hayata bir kere geliyoruz, her şeyi denememiz gerek diyerek beklemeye başladım. 15 dakika sonra yemeğimi getirdi. yemeği görünce gözlerime inanamadım. Beyaz porselen bir tabak üzerinde yatan somon, adeta derin denizlerin gizemli bir hediyesi gibiydi. Altın sarısı kabuğu, güneşin deniz yüzeyinde parlayan ışınlarını andırırken, pembe eti ise şafak vaktinin yumuşak renklerini çağrıştırıyordu. Yanında yer alan limon dilimleri, taze dereotu ve kapari ise bu görsel şöleni tamamlıyordu. İlk lokmayı almak için can atıyordum, böyle inanılmaz gözüken bir yemeği yemek istemiyordum ama mideme engel olamadım ve ilk lokmayı aldım. Somonun yağlı dokusu, limonun ferahlığı ve otların kokusu, birbiriyle iç içe geçerek unutulmaz bir tat deneyimi sunuyordu. Her lokma, denizlerin tuzlu suyuyla buluşmuş gibi damağı ferahlatırken, aynı zamanda da doyurucu bir lezzet sunuyordu. Somonun üzerindeki hafif tuz kristalleri, deniz melteminin ten üzerinde bıraktığı serinliği anımsatırken, her lokmada yeni bir lezzet sürprizi sunuyordu. Yanında sunulan haşlanmış patates ve mevsim sebzeleri, yemeğe hem görsel hem de lezzet açısından zenginlik katıyordu. Özellikle haşlanmış brokolinin canlı yeşili, yemeğe taze bir hava katarken, haşlanmış havuçların tatlılığı, yemeğin lezzetini dengeliyordu. Yani tek kelimeyle mükemmel bir yemekti.
Karnım doymuş uyku basmıştı koltuğuma doğru uykulu gözlerle ilerledim koltuğuma doğru yaklaştığımda kısa boylu seyrek saçlı yaşlı bir adam oturduğunu gördüm hızlı adımlarla yaklaştım yırtık pırtık kazaklı pantolonu lekeli ayakkabıları çamurlu bu adam benim yerimde ne işi var adamı hiddetli bir şekilde dürttüm yorgun ve sinirli bir şekilde sen kimsin benim yerimde işin ne dedim yaşlı adam burası benim yerim al bak buda biletim diyerek bana bileti uzattı gerçekten burası onun yeriydi fakat bu nasıl olur burda ben oturuyordum uzaktan tartıştığımızı gören kondüktör yanımıza geldi ve bir sorun olup olmadığını sordu bende burası benim yerim dedim adamda hayır burası benim yerim dedi ve bileti uzattı kondüktör efendim sizde biletinizi gösterir misiniz dedi elimi cebime attım ama o an aklıma geldi Biletimin süresi dolmuştu bende endişe ve korkuyla bileti kaybettiğimi söyledim kondüktör Beni köşeye çekti merak etme sen Clara hanfendinin arkadaşıydın değilmi evet dedim beni takip et dedi yaşlı adamada merak etmeyin efendim ben halledicem dedi birlikte üst sınıf koltuklara ilerledik sen burda kal burda az kişi var dikkat çekme dedi zaten bu son gecem yarın kasabama dönüyorum dedim ve kondüktör uzaklaştı çok şanslı bir adamım Clara olmasaydı hapı yutmuştum üst sınıfa ilk gelişim burda herkes tekli odalarda kalıyordu.
Vagonun içinde, zamanın nasıl aktığını anlamak zordu. Sanki her şey yavaşlamış, anlar uzamış gibiydi. Kaz tüyünden yataklar kadar yumuşak koltuklar, beni adeta bir kucak gibi sarıyordu. Vagonun kendine has, asil bir havası vardı. Ahşap paneller, pirinç detaylar, kadife perdeler... Her şey özenle seçilmiş, bir araya getirilmişti. En güzel kokular, sanki bir parfümcü tarafından özel olarak hazırlanmıştı. Derin bir nefes aldım; vanilya ve şeftalinin tatlı, sıcak kokusu genzimi doldurdu. Bu, insanların en sevdiği koku olmalıydı. Hem rahatlatıcı, hem de cezbedici... Bu koku ve sessizliğin peşinden gelen yorgunluk, gözlerimi usulca kapattı. Kirpiklerim bir tül gibi göz kapaklarımın üzerine düşmüştü. Yüzümde, günün yorgunluğunun izleri silinmeye başlamıştı. Dudaklarım hafif aralıktı, sanki tatlı bir rüya görüyordum. Bedenim, koltuğun yumuşaklığına kendini bırakmıştı. Sanki yerçekimi ortadan kalkmış gibi, hafif ve rahat hissediyordum. Dışarıdan gelen hafif bir tren sesi duyuluyordu. Tekerleklerin raylar üzerinde dönmesiyle çıkan o ritmik ses, beni daha da rahatlatıyordu. Sanki bir ninni gibiydi, beni uykuya davet ediyordu. Vagonun sallanmasıyla birlikte, kendimi bir hamakta gibi hissediyordum. Güvende, huzurlu ve rahat... Sanki annemin kucağındaymışım gibi, güvende ve huzurlu hissediyordum. Uyku, beni bir anda sarmalamıştı. Rüyalarım, zihnimde dans ediyordu. Belki de hiç tanımadığım insanlarla konuşuyordum, belki de hiç görmediğim yerlerdeydim. Rüyalar, beni alıp bilinmedik diyarlara götürüyor, hayal gücümün sınırlarını zorluyordu. Rüyalar, beni özgürleştiriyordu. İstediğim her şeyi yapabilir, istediğim her yere gidebilirdim.
Vagonun ritmik sallanışı, beni bir rüya denizinde nazikçe gezdiriyordu. Göz kapaklarım, sanki iki ağır perde gibi, yavaşça aralandı. Sabahın ilk ışıkları, camdan sızarak yüzüme düşüyordu. Bu ışıklar, sanki bir ressamın fırçasından çıkmış gibi, altın sarısı tonlarıyla adeta resim çiziyordu. Kirpiklerim, birer kelebek kanadı gibi hafifçe titreşirken, zihnimde uykunun tatlı meltemi hala esiyordu. Dün gece, zamanın sonsuzluğunda bir yolculuğa çıkmıştım ve şimdi, bu yeni günde, o yolculuğun ardından, yepyeni bir başlangıç yapıyordum.
Omzumda hissettiğim hafif bir dokunuşla irkildim kondüktördü bu hadi kalk az kaldı varmana koltuğuna dön seni görmesinler dedi çabuk ama sinsi adımlarla koltuğuma ilerledim yaşlı adam yerinde yoktu yerime geçtim ve beklemeye başladım. Kasabama dönme arzusu içimde bir volkan gibi kaynıyordu. Her an, o tanıdık sokakların, o sıcak insanların hayaliyle yaşıyordum. Fakat yol, gözümde bir dev gibi büyüyordu. Sanki aşılmaz dağlar, geçilmez denizler vardı önümde. Bekleyiş, bir azap olmuştu artık. Zaman, bir salyangoz gibi ilerliyordu. Her saniye, bir işkence gibi geçiyordu. İçimde bir boşluk vardı sanki. Ne yapsam, ne düşünsem o boşluğu dolduramıyordum. Gözlerim, sürekli yollara takılıyordu. Acaba ne zaman gelecekti o an? Ne zaman kavuşacaktım kasabama? Derken kondüktör Heinz kasabası inmeyen kalmasın diye dolaşmaya başladı kondüktörün sesiyle trende yavaşlamaya başladı tren yavaşladıkça kalbime ağrılar giriyor ölüyor gibiydim tren durdu çantamı alıp kapıya doğru yürüdüm derin bir nefes aldım ve ilk adımı attım artık olmam gereken yerdeydim tren arkamdan yavaşça uzaklaştı artık sadece ben ve kasabam vardı Kasaba istasyonu, zamanın unuttuğu bir köşede, sessizce bekleyen bir ihtiyar gibiydi. Duvarları, yılların yorgunluğunu taşıyan çatlaklarla doluydu. Pencere camları, toz ve kir içinde, içeriye giren güneş ışınlarını puslu bir hale bürüyordu. İstasyonun içinde, eski tahta sıralar, yolcuların ağırlığını taşıya taşıya neredeyse çökmüştü. Duvarlarda asılı olan eski fotoğraflar, kasabanın geçmişine bir yolculuktu adeta. O fotoğraflarda, gülen yüzler, umutlu bakışlar, şimdi artık sadece birer anı olarak kalmıştı. Adeta içine çekiyordu beni.
Kulübeme doğru ilerlemeye başladım her adım attışım da kalbimdeki boşluk dolmaya başlıyordu patikaya doğru ilerledim. Patika, yeşilin en derin tonlarında, iki ağaç sırası arasında nazlı nazlı uzanıyordu. Sanki bir zamanlar, ormanın kalbine gizlenmiş bir sırrı fısıldarcasına, yaprakların hışırtısıyla dans ediyordu. Toprak, ayaklarımın altında yumuşak bir halı gibi serilmişti. Her adımda, nemli toprağın kokusu, ciğerlerime doluyordu. Güneş, ağaçların arasından sızan ışınlarıyla, patikayı altın rengine boyuyordu. Patikanın kıvrımlarında, zamanın unuttuğu izler vardı. Belki bir zamanlar, buradan nice yolcu geçmişti. Kim bilir, belki de aşklar, ayrılıklar, umutlar ve hayaller bu patikada yeşermişti. Patika, beni bilinmeyene doğru çekiyordu. Sanki, kulübe değil de, bir masalın içine doğru yol alıyordum. Her adımda, merakım artıyor, heyecanım yükseliyordu. Ağaçlar, sanki beni saklamak istercesine, üzerime eğiliyordu. Yapraklar, ellerini uzatarak, bana dokunmak istiyordu. Kuşların sesi, ormanın derinliklerinden geliyordu. Huzuruyla etkilemişti beni patika eğimli dağ yolu yormuştu beni.
Patikanın ardında, zamanın ve doğanın acımasızca izlerini taşıyan eski, yıpranmış bir kulübe gözüküyordu. Sanki omuzları çökmüş yaşlı bir adam gibi, yılların ağırlığı altında ezilmişti. Duvarları, bir zamanlar canlı mavi ve sarı tonlarıyla boyanmış olsa da, şimdi solmuş ve çatlamıştı, sanki zamanın acımasız fırçası tüm yaşam izlerini silmişti. Pencere camları, kör gözler gibi boşluğa bakıyordu. Kırık camlar, paslı çerçeveler, içeriye daha da kasvetli bir hüzün yayıyordu. Belki bir zamanlar bu pencerelerden güneş ışığı girer, odayı neşeyle aydınlatırdı, ama şimdi sadece hüzünlü bir gölge düşüyordu. Tahta kapı, sanki bir zamanlar umutla açılmış, sonra hayal kırıklığıyla ardında bırakılmış gibi aralıktı. Belki bir zamanlar bu kapı, kahkaha ve neşeyle dolu sıcak bir yuvayı karşılardı, ama şimdi sadece sessizlik ve yalnızlık hüküm sürüyordu. Yaban otları ve dikenli çalılar, kulübenin etrafında büyümüştü, sanki doğa onu kucaklamış, unutulmaya terk etmişti. Belki bir zamanlar bu kulübeyi, çiçek açan güllerin ve kuşların şarkılarıyla dolu güzel bir bahçe çevreliyordu, ama şimdi sadece yaban otlarının hışırtısı duyuluyordu. Bu eski kulübe, zamanın acımasızlığına yenik düşse de, bir zamanlar yaşadığı günlerin anılarını hala taşıyordu. Belki bu duvarlar arasında aşklar filizlenmiş, mutluluklar paylaşılmış ve kederler dindirilmişti. Şimdi ise sadece sessizlik ve yalnızlık hüküm sürüyor, patikanın ardında, zamanın ve doğanın unuttuğu bir hatıra olarak kendi kaderine terk edilmişti.
Aralık kapıdan içeri girdim havada ağır bir koku vardı eski toz tutmuş camları açtım kulübenin yanındaki depodan temizlik malzemeleri aldım hemen işe koyuldum bir kaç saat sonra içersi tertemiz olmuştu birkap mavi boyayla duvarları boyayıp yeniledim orakla bahçeyi çevreleyen yabani otları kestim artık bu kasvetli yer neşe saçıyordu çocuken buralarda koşturduğumuz günler ne çabuk geçti yaylalarda koşturduğumuz oyunlar oynadığımız zamanlar keşke o günlere geri dönsem doye iç geçirdim çok yorulmuştum dinlenmek için sobayı yakıp yatağıma uzandım camdan yıldızlara doğru baktım.
Gökyüzünün kadife örtüsü üzerine serpilmiş elmaslar gibi parıldıyordu yıldızlar, geceyi bir şölen yerine çeviriyordu. Her biri, evrenin sonsuzluğunda birer ışık noktası, birer umut kırıntısıydı. Kimisi parlak bir şekilde göz kamaştırırken, kimisi daha sönük, daha mütevazı bir şekilde varlığını belli ediyordu. Ama hepsi, kendi halinde, kendi ışığıyla geceyi aydınlatmaya çalışıyordu. Soba, odanın ortasında, demirden bir heykel gibi heybetle duruyordu. Yüzeyi, yılların verdiği izlerle kararmış, paslanmış, ama yine de içinde yanan ateşin sıcaklığını ve canlılığını yansıtıyordu. Sanki bir zamanlar, nice hikayelere, nice anılara şahitlik etmiş, şimdi ise yorgun bir şekilde, ama hala görevini yerine getirmenin huzuruyla, odanın sıcaklığını koruyordu. İçindeki ateş, dans eden alevlerle bir şölen sunuyordu. Odunların çıtırtısı, alevlerin hışırtısı, sobanın içindeki ateşin ritmiyle birleşince, ortaya büyüleyici bir melodi çıkıyordu. Alevler, kimi zaman usulca yükseliyor, kimi zaman coşkun bir şekilde hareketleniyordu. Sanki birer canlı gibi, sobanın içinde özgürce dans ediyorlardı. Alevlerin yaydığı ışık, odayı sıcak bir sarı renge boyuyordu. Bu ışık, duvarlarda gölgeler oluşturuyor, eşyalara farklı bir boyut katıyordu. Sanki oda, sobanın ışığıyla yeniden doğuyor, yeniden canlanıyordu. Yorgunluğum ve sobanın sıcaklığıyla uykum bastırmaya başladı ama uymak istemiyor bu anın tadını çıkarmak istiyordum yıldızları belki bir daha göremeyecektim aynı clarayı bir daha göremeyeceğim gibi clara her an her dakika yanımda gibiydi ismini duymak bile yetiyordu göz kapaklarım iki aşık gibi kavuşmaya çalışıyor ben ise engel oluyordum ama aşk buya engel olunamıyordu. Sabah kuşların şarkısıyla uyandım soba sönmüştü hızlı bir kahvaltı yapıp patikadan kasabaya doğru yola çıktım
Kasabaya doğru ilerlerken, patikanın kıvrımları arasında bir süre sonra o tanıdık manzara belirdi: çam ağaçlarından inşa edilmiş evleriyle kasaba. Sanki bir zamanlar ormanın derinliklerinde saklanan küçük bir dünyadı, şimdi patikanın ucunda, tüm güzelliğiyle gözler önüne seriliyordu. Evlerin ahşap kokusu, çam ağaçlarının reçineli esintisiyle karışarak, ciğerlerime doldu. Bu koku, beni anında kasabanın büyülü atmosferine soktu. Sanki zaman durmuş, hayat yavaşlamış gibiydi. Patika beni kasabanın meydanına çıkardı. Burası, kasabanın kalbiydi. Meydanın ortasında, taştan yapılmış bir çeşme, durmadan akan suyuyla serinlik saçıyordu. Çeşmenin etrafında, çocuklar neşeyle koşuşturuyor, oyunlar oynuyorlardı. Onların kahkahaları, kasabanın sessizliğini bozuyor, içime bir sıcaklık yayıyordu. Çocukların oyunları, beni kendi çocukluğuma götürdü. Aynı onlar gibi, ben de bu meydanda koşup oynamış, arkadaşlarımla birlikte hayaller kurmuştum. O günler, şimdi çok uzaklarda kalmış olsa da, anıları hala canlıydı içimde. Kulübe için bir kaç şey alacaktım Lokinin dükkanına doğru ilerledim çocukluğumdan beri sevmezdim onu çok düzenbaz paragözdü ama içinde bir azda olsa iyilik kırıntıları vardı babası emekli olunca dükkana o bakıyor ne kadar girmek istemesemde zorundaydım dükkandan içeri girdim Loki beni görünce David buralara uğrarmıydın dedi uzun bir süre buralardayım dedim ne oldu birşeylere mi ihtiyacın var diye sordu bende ihtiyacım olan malzemeleri söyledim 50 mark tutuyor dedi pahalı değilmi dedim kibirli bir şekilde beğenmiyorsan alma dedi istemesem bile almak zorundaydım Dükkandan çıktığımda, meydanda Smith ile karşılaştım. Heybetli duruşu, ellerindeki nasırlı izlerle tam bir demirciydi. Yanında da Sage vardı. Elindeki kitaplarıyla, her zamanki gibi bir şeyler okuyordu. Smith'e selam verdim, oda beni görünce sevindi ve aynı şekilde selam verdi Sage'e de hafifçe başımı salladım. Kitabıyla o kadar meşguldüki beni görmedi. Biraz ileride, meydanın uzak bir köşesinde, kendi halinde oturan Jason'ı gördüm. Yüzünde derin bir düşünce vardı. Yanına yaklaştım. "Jason, nasılsın?" diye sordum. "İyiyim," dedi. "Sadece biraz dalgınım." "Ne oldu?" diye sordum. "Hiç," dedi. "Sadece hayat üzerine düşünüyorum." Jason, her zaman böyleydi. Derin düşüncelere dalan, kendi halinde bir adamdı. Kasabamız her türden insana ev sahipliği yapıyordu aldığım malzemelerle patikadan kulübeye doğru ilerledim eve vardığımda kapının aralık olduğunu gördüm ama kapıyı kapatmıştım dedim içimden sesizce kapıya doğru ilerledim içerden garip sesler geliyordu kafamı kapı köşesinden uzattım bu bir köpekti altın sarısı tüyleriyle parlıyordu acıkmıştı galiba aldığım yiyeceklerden verdim oyunbaz haliyle beni etkilemişti karnı doymuştu görüşürüz dercesine bir bakış attı ve uzaklaştı bu günde böyle geçmişti yine clarasız bir gün ona olan özlemimi anlatamazdım sobamı yaktım ve yatağıma uzandım
Clara... Adı, dudaklarımdan bir fısıltı gibi dökülürken, içimde biriken özlemi, bir volkan gibi patlamaya hazır hale geliyordu. Gözlerimi kapattığımda, yüzü beliriyordu zihnimde. Güneşin aydınlattığı altın sarısı saçları, rüzgarda dans eden birer melodi gibi. Gözleri, okyanusun derinliklerinden gelen iki inci tanesi gibi parlıyor. Gülüşü, kalbime bir bahar sabahının müjdesi gibi doğuyor. Sesini duyuyorum, kulaklarımda yankılanan bir melodi gibi. Kelimeleri, ruhuma dokunan birer fırça darbesi gibi. Konuşurken, ellerini kullanışı, mimikleri, her biri ayrı bir şiir gibi. Dokunuşunu hissediyorum, tenimde yanan bir ateş gibi. Elleri, ellerime değdiğinde, zaman duruyor, dünya susuyor. Sanki evrenin tüm sıcaklığı, o an, o dokunuşta toplanıyor.
Clara... benim güneşim, ayımsın. Benim yıldızım, yol gösterenimsin. Benim nefesim, yaşam kaynağımsın.
Sensiz geçen her an, bir işkence gibi. Sensiz geçen her gün, bir ömür gibi. Sensiz geçen her gece, bir zindan gibi.
Geri gel, Clara. Geri gel ki, sensiz geçen bu ömrüm, anlam bulsun. Geri gel ki, sensiz geçen bu hayatım, nefes alabilsin. Geri gel ki, sensiz geçen bu gecelerim, aydınlığa kavuşsun. Gözlerimden akan yaşlar sel oluyordu gözlerim acıyor kapanıyordu bu acıya katlanmamak için kapatım gözlerimi
Güneşin altın rengi ışınları, sabahın serinliğini henüz kovalamamışken, komşu kasabalardan gelecek tacirlerin haberi, kasabayı tatlı bir telaşa sürüklemişti. Yüreğimde yeşeren umut çiçekleriyle, kasabaya doğru uzayan o tarihi patikaya ayak bastım. Daha ilk adımda, çam kokularının ve toprağın büyülü harmanıyla karşılaştım. Sanki orman, kasabanın gelişini kutluyor, ağaçlar ve çiçekler, en güzel kıyafetlerini giymişlerdi.
Patika beni kasabanın kalbi olan meydana çıkarınca, gözlerim şenlik manzarasıyla aydınlandı. Meydanın ortasında Çeşmenin etrafında çocuklar, dünyanın en güzel oyunlarını oynuyor, kahkahaları gökyüzüne yükseliyordu. Onların neşesi, benim de içimi ısıttı, çocukluğumun o masum günlerine döndürdü beni. O zamanlar da böyle heyecanla beklerdik tacirlerin gelmesini. Yeni oyuncaklar, farklı kumaşlar, çeşit çeşit baharatlar... Hepsi gözlerimizi kamaştırırdı.
Meydanın bir köşesinde, Smith'in demirci ocağı, kıvılcımlar saçarak çalışıyordu. Smith, güçlü kollarıyla örsün üzerinde demire vuruyor, çekiç sesi, kasabanın ritmini oluşturuyordu. Onun ellerinde, demir, sanata dönüşüyor, işlenmiş aletler, kasabanın işlerine ışık tutuyordu. Smith'in yaptığı nalları atlarımızın ayaklarına takar, sabanlarını onunla güçlendirirdik. Her vuruşunda, toprağın bereketi, alın terinin değeri yankılanıyordu.
Az ötede, Jason, doğanın şifalı kollarından topladığı otlar ve köklerle hazırladığı karışımları sergiliyordu. Her bir karışım, bir umut vadediyor, hastaların yaralarına merhem, sağlıklıların vücuduna kalkan oluyordu. Jason'ın bilgeliği, doğanın gizemli dünyasına bir kapı aralıyordu. Onun hazırladığı iksirler sayesinde nice hastalıklar, nice insanlar sağlığına kavuşmuştu.
Ve tabii ki, meydanın kalabalığı içinde, her zamanki kurnazlığıyla Loki de vardı. Hilekar bakışları, tatlı sözleri, onu tanıyanları hem eğlendiriyor hem de uyarıyordu. Loki, kasabanın renkli bir oyuncusu, hayatın kendisi gibiydi. Onun oyunlarına, şakalarına alışmıştık. Bazen bizi kızdırsa da, aslında iyi niyetliydi.
Ben de, cebimdeki son birkaç markla geleceğe dair bir yatırım yapmaya karar verdim. Sütünden ve etinden faydalanacağım bir keçi aldım. Beyaz ve yumuşak tüyleriyle, akıllı bakışlarıyla keçi, sanki bana yeni bir başlangıç vaat ediyordu. Keçiyi ahıra götürürken, içimde tarifsiz bir mutluluk vardı. Bu keçi, benim geçim kaynağım olacak, bana umut verecekti.
O gün, kasaba, tüm canlılığıyla yaşıyordu. Tacirlerin getirdiği renkler, Smith'in çekiç sesleri, Jason'ın şifaları, Loki'nin oyunları ve benim umut dolu keçimle, hayat, kasabada yeniden doğuyordu.
Yıllar, bir nehir gibi aktı, o uzun tr yolculuğunun üzerinden bir ömür geçti. Gençliğin o deli dolu rüzgarı saçlarımı savurdu, yüzüme derin çizgiler çizdi. Ama içimde, o yolculukta filizlenen bir aşk vardı, o da Clara'ya olan sevdamdı. Clara'nın sözleri, bir melodi gibi kaldı kulaklarımda: "Özgür olmak, paha biçilemez." Ama benim için en değerli şey, Clara'nın kendisiydi. Onun zarafeti, bilgeliği, kalbime kazınmıştı.
Kasabam, beni kollarını açarak karşıladı. Kulübem, sıcak bir yuva oldu bana. Keçim, sütüyle, etiyle beni geçindirdi. Ama kalbimde, hep o tren yolculuğu kaldı. Clara, bir rüya gibiydi, ama o anı, o duyguyu, hiç unutmadım. Clara'ya olan aşkım, içimde bir volkan gibiydi, her an patlamaya hazır.
Yıllar geçti, saçlarıma aklar düştü. Ama içimde, hep o genç adam kaldı. Trende, Clara'yı tanıyan, ona delicesine aşık olan o genç adam. Hayat, inişli çıkışlı bir yoldu, sevinçler, hüzünler birbirini kovaladı. Ama ben, hiç yılmadım. Clara'ya olan aşkım, bana yol gösterdi. Onu sevdim, onu hep sevdim, ömrümün sonuna kadar seveceğim.
O günün en mutlu günüm olacağını bilmiyordum
Kasabanın meydanında bir kıpırtı, bir telaş vardı. Sanki bir fısıltı yayılmıştı etrafa, bir söylenti, bir heyecan dalgası. Smith'in demirci ocağından yükselen çekiç sesleri bile bu curcunaya karışıyordu. Merakımı yenemeyip Smith'e yaklaştım. "Ne oluyor Smith?" diye sordum. Smith, omuzlarını silkerek, "Kasabaya zengin bir aile geliyor David," dedi. "Birkaç ay önce şu büyük evi yapıyorlardı ya, işte onlar içinmiş."
Aklıma o an dank etti. Birkaç ay önce, kasabanın en güzel yerine, adeta bir şato g yapılmaya başlanmıştı. Herkes, kimin geleceğini merak ediyordu. Şimdi, bu merak sona ermişti. Zengin bir aile, kasabamıza taşınıyordu.
İstasyonda bir kalabalık vardı. Sanki bir festival günüydü. Herkes en güzel elbiselerini giymiş, heyecanla bekliyordu. Ben de kalabalığın uzağında, küçük bir tepeye çıktım. Manzara muhteşemdi. Tren, yavaşça istasyona yanaştı.
Trenden ilk inen, sanki bir heykeltıraşın özenle yonttuğu biriydi. Başı dik, omuzları geniş, adımları kendinden emindi. Üzerinde, gece kadar kara, kusursuz bir takım elbise vardı. Ceketin kesimi, vücuduna tam oturmuş, omuzları, sanki bir zırh gibi, onu daha da heybetli gösteriyordu. Pantolonun ütüsü, jilet gibi keskin, paçaları, ayakkabılarının üzerinde hafifçe kırılıyordu. Takımın altına, bembeyaz bir gömlek giymişti. Gömleğin yakası, dikti ve Kravatı yoktu, bu da ona daha rahat ve karizmatik bir hava katıyordu. Saçları, koyu kahverengiydi ve geriye doğru taranmıştı. Yüzünde, hafif bir gülümseme vardı. Bu gülümseme, ona hem sıcak hem de mesafeli bir ifade veriyordu. Sanki dünyanın en önemli insanıymış gibi, kendinden emindi. Gözleri, parlak ve zekiydi. Etrafına keskin bir şekilde bakıyor, her şeyi inceliyordu. Sanki hiçbir şey onun dikkatinden kaçmıyordu. Elleri, zarif ve bakımlıydı. Parmaklarında, tek bir yüzük vardı. Yüzük, sade ama şıktı. Sanki gücün ve zenginliğin sembolü gibiydi. Ayakkabıları, siyah ve deridendi. Parlak ve kusursuzdu. Her adımda, kendine olan güvenini daha da belli ediyordu.
Trenden inen ikinci kişi, zarafetin ve asaletin timsaliydi. Başı dik, omuzları geriye doğru, adımları sakin ve kontrollüydü. Sanki bir kuğu gibi, süzülerek yürüyordu. Üzerinde, ipek kumaştan, uzun, kırmızı bir elbise vardı. Elbise, vücudunu kusursuz bir şekilde sarıyor, hatlarını ortaya çıkarıyordu. Kırmızı renk, ona çok yakışmıştı. Sanki bir ateş gibi, etrafına enerji saçıyordu. Elbisenin üzerinde, işlemeli bir şal vardı. Şal, ipekten yapılmıştı ve üzerinde, altın renginde nakışlar vardı. Şal, elbisesine daha da zenginlik katıyordu. Saçları, koyu renkti ve topuz yapılmıştı. Topuz, yüzünü daha da ortaya çıkarıyordu. Yüzünde, asil bir ifade vardı. Sanki bir kraliçeymiş gibi, etrafına bakıyordu. Gözleri, parlak ve anlamlıydı. Sanki her şeyi görüyor, her şeyi biliyormuş gibiydi. Elleri, ince ve narinydi. Parmaklarında, pırlanta yüzükler vardı. Yüzükler, ışıl ışıl parlıyordu. Ayakkabıları, kırmızı ve topukluydu. Elbisesiyle uyumlu ve şıktı. Bu kadın, tepeden tırnağa, zarafet ve asalet yayıyordu. Sanki doğuştan soyluydu. Her haliyle, etrafındaki insanları büyülüyordu.
Ama en son inen, beni büyüledi.
CLARA...
Gözlerime inanamadım. Olamazdı, bu Clara olamazdı. Gözlerimi o kadar sert ovuşturdum ki, neredeyse yerlerinden fırlayacaktı. Ama gerçekti. Karşımda, Clara duruyordu.
Yine aynı zarafet, yine aynı güzellik. Hatta daha da güzelleşmişti sanki. Saçları, güneşin altında parlıyordu. Gözleri, okyanus gibi derin ve maviydi. Gülüşü, kalbime bir ok gibi saplandı.
Clara, zengin ailesiyle birlikte, o şato gibi eve doğru yürümeye başladı. Bense, tepeden onları izliyordum. Kalbim, deli gibi çarpıyordu. Clara, artık kasabamızdaydı.
Evlerine kadar gizlice takip ettim Kasabanın en güzel köşesinde, yemyeşil bir tepenin üzerinde yükselen bir şatoydu bu, sanki bir masal diyarından fırlamış gibiydi. Taş duvarları, asırlık çınarların gölgesinde, güneşin altın rengi ışınlarıyla parlıyordu. Gotik mimarinin izlerini taşıyan kuleleri, göğe doğru uzanırken, etrafa bir heybet ve asalet havası katıyordu. Şatonun etrafında, yüksek duvarlar ve demir parmaklıklar vardı. Sanki dış dünyadan soyutlanmış, kendi içinde ayrı bir dünya yaratılmıştı. Duvarların üzerinde, sarmaşıklar ve güller, adeta birer tablo gibi sarılıyordu. Demir parmaklıklar, zarif işlemelerle süslenmişti. Kapıda, büyük bir demir kapı vardı. Kapının üzerinde, ailenin arması, gururla dalgalanıyordu. Malikanenin önünde, geniş bir bahçe vardı. Bahçede, rengarenk çiçekler, yemyeşil çimler ve heykellerle süslenmiş bir labirent bulunuyordu. Çiçekler, baharın tüm renklerini taşıyordu. Güller, laleler, sümbüller, papatyalar... Hepsi birbiriyle yarışıyordu. Çimler, o kadar bakımlıydı ki, sanki halı gibiydi. Bahçenin ortasında, büyük bir fıskiye vardı. Fıskiyeden akan su, güneşin altında parlıyordu. Malikanenin arkasında, orman vardı. Orman, evin manzarasını daha da güzelleştiriyordu. Sanki ev, ormanın içinde saklanmış bir mücevher gibiydi.
Günler, haftalar geçti. Clara'yı görebilmek için her yolu denedim. Ama o, sanki kendi dünyasına hapsolmuş gibiydi. Şatonun duvarları, onunla dış dünya arasına aşılmaz bir engel olmuştu. Gözlerim, sürekli o şatonun pencerelerini arıyordu. Ta ki bir gün, o mucizevi an gelene kadar. Odasının camından dışarıya bakarken beni gördü. O an, zaman durdu. Göz göze geldik. Beni görmesiyle gözleri parladı, adeta bir umut ışığı belirdi. Yüzünde, yıllardır görmediğim bir tebessüm belirdi. Bir saniye der gibi gözünü kırptı, ardından aşağıya indi.
Yanıma geldiğinde, aramızda sadece santimler kalmıştı. O kadar yakındık ki, nefesini hissedebiliyordum. "Merhaba David," dedi, sesi o kadar güzeldi ki, o an donup kaldım. Sanki, o sesi ilk defa duyuyormuş gibiydim. Titrek bir sesle "Merhaba Clara," diyebildim. "Benimle gelir misin?" diye sordum, daha sözüm bitmeden "Evet," dedi. O an, dünya benim olmuştu.
Onu, kulübemin yakınlarındaki bir ovaya götürdüm. Çiçekler ve böceklerle dolu, şenlik gibi bir ovaydı burası. Sanki, tüm dünya bizim için hazırlanmıştı. Çimenlere oturduk ve güneşin batışını izledik. Gökyüzü, turuncunun, kırmızının ve morun en güzel tonlarına bürünmüştü. Ovanın her köşesi, adeta birer tablo gibiydi. Yaban çiçekleri, dans edercesine rüzgarda salınıyor, arılar, kovanlarına bal taşıyor, kuşlar, en güzel şarkılarını söylüyordu. Clara'nın gözleri, bu güzellikler karşısında hayranlıkla parlıyordu. O an, içimde bir şeyler kıpırdadı. Sanki kalbim, daha fazla bu sessizliğe dayanamıyordu. Clara'ya döndüm. Gözlerimi, onun gözlerine kenetledim. O an, tüm dünya durdu. Sadece, Clara'nın gözlerindeki o ışıltıyı, o derin anlamı görebiliyordum. "Clara," diye başladım, sesim titriyordu. Sanki, bu kelimeyi ilk defa söylüyormuş gibiydim. "Seninle tanıştığım o günden beri, hayatım değişti. Sen, benim için, bu dünyadaki en değerli şeysin. Sen, benim güneşimsin, ayımsın, yıldızımsın. Sen, benim hayatımın anlamısın. "Derin bir nefes aldım. Sanki, bu anı, tüm hücrelerimde hissediyordum. "Seninle birlikte, bu hayatta, her şeyi başarmak istiyorum. Seninle birlikte, bir ömür boyu, bu aşkı yaşamak istiyorum. Seninle birlikte, sonsuzluğa ulaşmak istiyorum. "Clara'nın gözleri doldu. Yüzünde, tarifsiz bir mutluluk belirdi. Yavaşça, ellerini uzattı. Ellerimi tuttu. O an, ellerinin sıcaklığını, o tarifsiz güveni hissettim. "David," dedi, sesi titriyordu. "Ben de seni seviyorum. Seninle birlikte, bir ömür boyu, bu aşkı yaşamak istiyorum. "O an, daha fazla dayanamadım. Clara'nın yüzüne yaklaştım. Gözlerimi kapattım. Kirpikleri, yanaklarıma değiyordu. Nefesini hissediyordum. Dudakları, dudaklarıma değdi. O an, dünya durdu. Sadece, Clara'nın dudaklarının sıcaklığını hissediyordum. O öpücük, tüm sözlerden daha fazlasını ifade ediyordu. O öpücük, aşkımızın mührüydü. Clara, ellerini yüzüme koydu. Dudaklarını dudaklarıma daha sıkı bastırdı. O an, zaman durdu.
O öpücük, bir başlangıçtı. Zamanın durduğu, evrenin sustuğu, sadece iki kalbin birlikte attığı o anın mührüydü. O öpücük, aşkımızın en güzel anısı olarak kalbime kazındı. Sanki, o anı, sonsuza dek unutmayacaktım.
O günden sonra, her gün o ovada buluştuk. Güneşin doğuşunu ve batışını birlikte izledik. Yıldızların altında, hayaller kurduk. Aşkımızı, her geçen gün daha da büyüttük. Clara, artık benim Clara'mdı. Onunla birlikte, tüm zorlukların üstesinden gelebileceğimizi biliyorduk. Aşkımız, bizi birbirimize bağlayan en güçlü bağdı. Ovanın sessizliğinde, birbirimize fısıldadığımız sözler, kalbimize kazınan o tatlı anılar, yıldızların şahitliğinde kurduğumuz o masum hayaller... Hepsi, aşkımızın birer parçasıydı. Clara'nın gözlerindeki o ışıltı, gülüşündeki o sıcaklık, sesindeki o ahenk... Beni her zaman büyüledi. Ona baktıkça, aşkım daha da arttı. Birlikte, nice zorlukların üstesinden geldik. Nice engelleri aştık. Aşkımız, her zaman daha da güçlendi.
O gün gelmişti, kalbimde bir coşku seli, ruhumda tarifsiz bir heyecanla Clara ile hayatımın en güzel gününe uyanmıştım. Sanki tüm evren, bu mutlu günümüzü kutluyormuş gibiydi. Güneş, normalden daha parlak doğmuş, gökyüzü daha canlı bir maviye bürünmüştü. Kuşlar, en güzel şarkılarını söylerken, rüzgar hafif bir esintiyle etrafı okşuyordu. Bu his, sadece bir düğün gününün değil, aynı zamanda yeni bir başlangıcın, iki kalbin birleşmesinin, iki ruhun sonsuzluğa adım atmasının getirdiği bir coşkuydu. Sanki zaman durmuş, sadece bu anın, bu özel günün büyüsüne kendimizi bırakmıştık. Bu büyülü atmosfer, sanki bir rüyanın içindeymişiz gibiydi. Her şey o kadar mükemmel, o kadar uyumlu ve o kadar güzeldi ki, gerçek olamayacak kadar güzeldi.
Kasaba meydanı, adeta bir masal diyarına dönüşmüştü. Her yer, özenle seçilmiş rengârenk çiçeklerle, tüllerle ve süslemelerle donatılmıştı. Leylaklar, güller, papatyalar, ortancalar... Her biri, en canlı renkleriyle, en güzel kokularıyla bu mutlu günü kutluyordu. Masalar ve sandalyeler, davetliler için hazırlanmıştı. Masaların üzerinde, beyaz örtüler, zarif yemek takımları ve taze çiçeklerle süslenmiş vazolar vardı. Kristal kadehler, gümüş çatal bıçaklar, porselen tabaklar... Her biri, özenle seçilmişti. Gümüş şamdanlar, masalara ayrı bir şıklık katıyordu. Mumların hafif titrek alevi, masalara romantik bir hava katıyordu. Meydanın ortasında, göz kamaştırıcı bir gelin yolu hazırlanmıştı. Bu yolun iki yanında, misafirlerimiz için ayrılan yerler vardı. Her yer, sevgi ve neşe kokuyordu. Bu düzenlemeler, sadece bir düğün için değil, aynı zamanda bir şölen için de yapılmıştı. Her detay, misafirlerin rahatını ve eğlencesini düşünülerek tasarlanmıştı. Sanki her bir çiçek, her bir süsleme, bu mutlu günümüzü daha da güzelleştirmek için özenle seçilmişti. Bu meydan, sadece bir mekan değil, aynı zamanda anılarımızın, mutluluğumuzun, aşkımızın merkeziydi. Burada, ilk dansımızı yapacağız, burada, sevdiklerimizle birlikte bu mutlu günü kutlayacağız, burada, ömür boyu sürecek olan aşkımızın temellerini atacağız.
Önemli şahsiyetler, o gün bizimleydi. Her biri, kendi tarzına uygun en şık elbiselerini giymiş, yüzlerinde en samimi gülümsemeleriyle bu mutlu günümüzde yanımızdaydı. Kadınlar, uzun ve kabarık elbiseleriyle göz kamaştırırken, erkekler takım elbiseleriyle karizmatik bir duruş sergiliyordu. İpek elbiseler, dantel detaylar, saten kurdeleler... Her biri, zarafeti ve şıklığı temsil ediyordu. Bazı kadınlar, elbiselerini dantel ve ipek detaylarla süslerken, bazıları daha sade ve şık tasarımları tercih etmişti. Saçlarını farklı şekillerde yapmış, üzerlerine çiçekler veya tokalar takmışlardı. İnci kolyeler, elmas küpeler, altın bilezikler... Her biri, kıyafetlere ışıltı katıyordu. Elbiselerinin üzerine, şallar veya ceketler almışlardı. Erkekler ise, genellikle takım elbise giymişlerdi. Lacivert takımlar, siyah takımlar, gri takımlar... Her biri, farklı bir tarzı yansıtıyordu. Takım elbiselerinin üzerine, beyaz bir gömlek ve kravat takmışlardı. Bazı erkekler, şapka da takmışlardı. Bu çeşitlilik, düğünün atmosferine canlılık ve renk katıyordu. Herkes, kendini rahat ve özel hissettiği kıyafetlerle bu mutlu günü bizimle paylaşıyordu. Sanki bu düğün, herkesin kendini ifade etme, kendi tarzını yansıtma fırsatıydı. Bu insanlar, sadece davetli değil, aynı zamanda hayatımızın bir parçasıydı. Onların varlığı, bu günü daha da anlamlı kılıyordu. Onların tebrikleri, duaları, bu mutlu günümüzü taçlandırıyordu.
Kasaba halkı da düğünümüze büyük bir coşkuyla katılmıştı. Herkes, en güzel kıyafetlerini giymiş, yüzlerinde en mutlu ifadeleriyle bu özel günü bizimle paylaşıyordu. Kasaba meydanında, tanıdık yüzler, komşular, dostlar bir araya gelmişti. Herkes, birbirleriyle sohbet ediyor, gülüyor, eğleniyordu. Bazı insanlar, ellerinde çiçeklerle gelmişlerdi. Kırmızı güller, beyaz lilyumlar, sarı laleler... Her biri, sevgi ve dostluğun simgesiydi. Bazıları, küçük hediyeler getirmişlerdi. El yapımı sabunlar, oyma ahşaplar, örgü battaniyeler... Her biri, özenle hazırlanmış, sevgiyle yapılmış hediyelerdi. Ama en önemlisi, herkes, bizim mutluluğumuzu paylaşıyordu. Bu coşku, sadece davetlilerle sınırlı değildi. Tüm kasaba, bu mutlu günümüzü bizimle birlikte yaşıyordu. Sanki bu düğün, kasabanın bir bayramı, bir kutlamasıydı. Bu insanlar, sadece kasaba halkı değil, aynı zamanda bir aileydi. Onların desteği, bu günü daha da özel kılıyordu. Onların katılımı, bu mutlu günümüzü daha da güzelleştiriyordu.
Orkestra, aşkımızın en güzel melodilerini çalarken, davetlilerimiz de bu coşkuya eşlik ediyordu. Kemanların sesi, flütlerin nağmeleri, çellonun tınısı... Her biri, duygularımızı ifade ediyordu. Bazıları, dans pistinde dans figürleri çizerek eğlenirken, bazıları da sohbet ederek bu mutlu günün tadını çıkarıyordu. Vals, tango, swing... Her biri, farklı bir ritim, farklı bir duygu taşıyordu. Orkestra, birbirinden güzel şarkılar çalıyordu. Bazen, hareketli bir müzik çalıyorlardı. Bazen de, daha duygusal bir melodi. Ama her şarkı, düğünümüzün atmosferine ayrı bir renk katıyordu. Meydanda, dans edenlerin yanı sıra, şarkı söyleyenler ve enstrüman çalanlar da vardı. Herkes, kendi yeteneğince bu kutlamaya katılıyordu. Müzik, sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda duygularımızı ifade etme, birbirimizle bağ kurma ve bu mutlu günü daha da unutulmaz kılma aracıydı. Sanki müzik, bu düğünün ruhunu, coşkusunu yansıtıyordu. Bu müzikler, sadece şarkı değil, aynı zamanda anılarımızın, duygularımızın, aşkımızın sesiydi. Bu müzikler, bizi birbirimize daha da yakınlaştırıyordu.
Yanımda en yakın dostlarım, Sage, Smith, Jasen ve Loki vardı. Onların varlığı, bu özel günü daha da anlamlı kılıyordu. Birlikte büyümüş, birlikte gülmüş, birlikte ağlamıştık. Şimdi de bu en mutlu günümde, yanımda olmaları, beni tarifsiz bir duyguyla dolduruyordu. Onlarla birlikte, geçmişten günümüze birçok anı canlandırdık. Çocukluğumuz, gençliğimiz, hayallerimiz, umutlarımız... Her biri, bu günle daha da anlam kazanıyordu. Onlar, benim için sadece arkadaş değil, aynı zamanda birer aile üyesi gibiydiler. Onlarla birlikte, bu mutlu günümüzü ölümsüzleştirmek için bol bol fotoğraf çektirdik. Gülerek, eğlenerek, dans ederek... Her anı, ölümsüzleştirdik. Dostluk, bu mutlu günümüzde en önemli unsurlardan biriydi. Arkadaşlarımızın ve ailemizin yanımızda olması, bu günü daha da değerli kılıyordu. Sanki dostluk, bu düğünün temel taşıydı. Bu dostluklar, sadece arkadaşlık değil, aynı zamanda kardeşlikti. Onların desteği, bu günü daha da güçlü kılıyordu. Onların varlığı, bu mutlu günümüzü daha da güzelleştiriyordu. Onların tebrikleri, duaları, bu mutlu günümüzü taçlandırıyordu.
Clara, o gün, dünyanın en güzel geliniydi. Göz kamaştırıcı güzelliği, kalbimi bir kez daha derinden fethetti. Sanki o an, zamanın durduğu, evrenin sadece bu muhteşem ana odaklandığı bir andı. Clara'nın zarafeti, etrafındaki herkesi büyülüyordu. Yüzünde, mutluluğun en ışıltılı hali vardı. Gözleri, sevgiyle parlıyordu. O gün, sadece bir gelin değil, aynı zamanda bir peri kızı gibiydi. Sanki gökyüzünden inmiş, kalbime konmuştu.
Clara'nın gelinliği, beyaz bir tül elbiseden oluşuyordu. Elbise, vücudunu kusursuz bir şekilde sararken, her kıvrımında ayrı bir zarafet taşıyordu. Tülün hafif transparanlığı, Clara'nın teninin güzelliğini ortaya çıkarıyordu. Elbisenin üzerindeki dantel işlemeler, adeta birer sanat eseriydi. Her bir desen, özenle işlenmiş, Clara'nın güzelliğine güzellik katıyordu. Gelinliğin uzun kuyruğu, Clara'nın her adımında dalgalanıyor, ona ayrı bir ihtişam veriyordu. Duvağı, yüzünü daha da güzelleştiriyordu. İnce bir tül kumaştan yapılmış olan duvak, Clara'nın saçlarını hafifçe örtüyor, ona gizemli bir hava katıyordu. Duvakın üzerindeki inci işlemeler, Clara'nın güzelliğiyle yarışıyordu. Duvak, rüzgarın hafif esintisiyle dans ediyor, Clara'nın hareketlerine uyum sağlıyordu. Elinde, beyaz güllerden oluşan bir buket vardı. Beyaz güller, saflığı, temizliği ve aşkı temsil ediyordu. Buketin üzerindeki tüller ve kurdeleler, Clara'nın zarafetini tamamlıyordu. buketi tutarken elleri titriyordu. Bu, heyecanın ve mutluluğun bir işaretiydi.
Kasaba meydanında yankılanan neşe dolu kahkahalar, yerini tatlı bir sessizliğe bırakmıştı. Gün batımının altın rengi ışıkları, yavaşça geceye devrediyordu. Yıldızlar, gökyüzünde birer birer belirirken, ayın gümüşi ışığı, meydana hüzünlü bir hava katıyordu. Müzik susmuştu, danslar sona ermişti. Konuklar, yorgun ama mutlu bir şekilde evlerine doğru yol alırken, meydan yavaşça boşalıyordu. Sandalyeler, gece boyunca yaşanan kahkahaların ve sohbetlerin izlerini taşıyordu. Masaların üzerindeki çiçekler solmaya yüz tutmuş, şampanya kadehleri boşalmıştı. Rüzgar, meydanı süpürürken, yapraklar dans eder gibi uçuşuyordu. Meydanın ortasında, dans pistinin kalıntıları, gece boyunca dönen adımların ve coşkunun bir kanıtı gibiydi. Clara ve ben, el ele, yorgun ama mutluluktan sarhoş bir şekilde, patikaya doğru yürüyorduk. Meydanın kalabalığından uzaklaşırken, etrafımızı saran sessizlik, sanki zamanın durduğu bir andı. Clara'nın gelinliği, günün yorgunluğuna rağmen hala göz kamaştırıyordu. Beyaz tüller, hafif esintide dalgalanırken, dantel işlemeler, ay ışığında parlıyordu. Elindeki buket, solmuş olsa da, hala taze çiçeklerin kokusunu taşıyordu. Benim de üzerimde, günün coşkusunu yansıtan bir yorgunluk vardı. Yüzümde, Clara'ya duyduğum aşkın ve mutluluğun izleri vardı. Gözlerimde, bu unutulmaz günün anıları parlıyordu. Patika boyunca ilerlerken, etrafımızı saran ağaçların yaprakları, ay ışığında fısıldıyordu sanki. Kuşların geceye çekilme sesleri, hafif bir melodi gibiydi.
Clara'ya döndüm, gözlerimi gözlerine kenetledim. "Bu gün, hayatımın en güzel günüydü," dedim, sesim titrek bir şekilde.
Clara gülümsedi, gözleri doldu. "Benim için de öyle," dedi, sesi fısıltı gibiydi.
Elini tuttum, sımsıkı. "Seni seviyorum, Clara," dedim, kalbimden gelen en derin duygularla.
"Ben de seni seviyorum," dedi Clara, gözlerinden akan yaşlarla.
Sarıldık, sımsıkı. Bu an, bizim için sonsuza kadar sürecekmiş gibiydi.
Gecenin koynunda, zifiri karanlığın hüküm sürdüğü o demlerde, Clara'nın çığlığı yankılandı. Bir bıçak gibi keskin, bir fırtına gibi ani... Yüreğim parçalanırken, gözlerim dehşetle Clara'ya döndü. Acıyla kıvranıyor, ayağını tutuyordu. Bir yılan... Zehirli bir yılan tarafından sokulmuştu.
Dünya durdu sanki. Zaman, o an, sonsuza dek uzadı. Panik, bir zehir gibi kanıma karışırken, Clara'yı sakinleştirmeye çalıştım. Ama nafileydi. Gözlerindeki acı, kalbime bir ok gibi saplanıyordu. Titreyen ellerimle onu kucağıma aldım. Ağırlığı, o an, tüy kadar hafif gelmişti. Sanki bedenim, ruhum, sadece onu kurtarmak için harekete geçmişti.
Koşuyordum. Karanlıkta, nefes nefese, Jason'ın evine doğru... Her adımda, kalbim daha da hızlanıyor, göğsümde bir yumruk gibi büyüyordu. "Jason! Jason!" diye haykırdım. Sesim, gecenin sessizliğini yırtarcasına yankılanıyordu Jason'ın kapısı açıldığında, yüzünde gördüğüm telaş, içimi bir bıçak gibi kesti. Endişem, katlanarak arttı. Clara'yı kucağımda, cansız bir şekilde görünce, tek kelime etmeden yanımıza koştu. Yüzü, bir an önce müdahale etmemiz gerektiğini haykırıyordu. Yarayı inceledi. Engerek... O zehirli kelime, bir lanet gibi havada asılı kaldı. Zehir, Clara'nın damarlarında hızla yayılıyordu. "Hemen hastaneye," dedi Jason. Sesi, bir emir gibiydi, ama aynı zamanda bir yalvarıştı.
Zamanımız yoktu. Bunu biliyorduk. Clara'nın teni, bir mum gibi solmaya başlamıştı. Gözleri, yavaşça kapanıyordu. "Uyan Clara! Uyan!" diye yalvardım. Sesim, çaresizliğimin bir yankısı gibiydi. Gözyaşlarım, yanaklarımdan süzülürken, Clara'nın yüzüne düşüyordu.
Tren istasyonuna doğru koşarken, dualar, dudaklarımdan bir nehir gibi akıyordu. "Tanrım, ne olur, onu kurtar. Ne olur, onu bana bağışla..."
İstasyonda, ölümün sessizliği hakimdi. Zaman, durmuş gibiydi. Trenin gelmesini beklerken, içimde bir fırtına kopuyordu. "Daha yeni mutlu olmuştuk," diye fısıldadım. Sesim, rüzgarın fısıltısına karışıyordu. "Daha yeni, hayatımızın baharındaydık. Tren geldiğinde, kendimi vagonun içine attım. Kondüktöre durumu anlattım. Beni tanıyan adam, arka taraftaki boş bir kompartımana götürdü. Clara'yı koltuğa uzattım. Gözleri kapalıydı. Nefes alışı, güçsüzdü.
"N'olur Clara, beni bırakma," diye yalvardım. "İlk tanıştığımız günleri hatırla. Birbirimize verdiğimiz sözleri..."
Zaman akmıyordu sanki. Her saniye, bir ömür gibiydi. Clara'nın teni, buz gibi olmuştu. Damarları, mor bir ağ gibi yayılıyordu. Ceketimi çıkardım, üzerini örttüm. "Dayan Clara, dayan," dedim. Sesim, bir fısıltıdan ibaretti.
Umut ve çaresizlik, kalbimin en derin dehlizlerinde dans ediyordu. Clara'yı kaybetme düşüncesi, zihnime bir kabus gibi çöküyordu. Gözlerim, onun yüzünü arıyordu; o masum, o güzel yüzü...
Hatırlıyordum. İlk tanıştığımız o günü... Göz göze geldiğimiz o anı... Kalbim, bir kuş gibi kanat çırpmıştı. O gülüşü... Dünyamı aydınlatan, içimi ısıtan o gülüşü... İlk dansımız... Müzikle birlikte bedenlerimizin uyumu, ruhlarımızın ahengi... İlk öpücüğümüz... Dudaklarımızın birleştiği o an, zaman durmuş, dünya susmuştu sanki.
Şimdi, hepsi birer anı olacaktı. Anılar, hatıralar... Clara olmadan, hepsi boşlukta asılı kalacaktı. Gözyaşlarım, yanaklarımdan süzülürken, dualarım, bir fısıltı halinde gökyüzüne yükseliyordu. "Tanrım, ne olur, onu benden alma..."
Tren, hızla ilerlerken, içimde bir fırtına kopuyordu. Clara'yı kaybetme korkusu, beni deli ediyordu. Onunla kurduğumuz hayaller, onunla geçirdiğimiz her an, şimdi birer yara gibi açılıyordu içimde.
Gözlerimi kapattım. Clara'nın yüzü, zihnime kazınmıştı. O güzelim yüzü, o masum bakışları... "Seni seviyorum," diye fısıldadım. "Seni çok seviyorum..."
Clara'nın nefesi, ince bir tül gibi, güçlükle duyuluyordu. Yorgunluk ve bitkinlik, bedenini bir gölge gibi sarmıştı. Gözleri, bana tutunmuş, son bir umut ışığı ararcasına, dudaklarından dökülen her kelime, bir veda busesi gibiydi: "Bende seni seviyorum, David..." Dedi
yüreğim, bin parçaya ayrılıyordu. Clara'nın bu sözleri, sanki son bir fısıltı, son bir nefes gibiydi. "Clara, iyi misin? Dayan benim için, diye haykırdım.
gözlerim, yaşlarla doldu taştı. "Öyle şeyler söyleme sakın," diye fısıldadım, sesi güçlükle duyuluyordu. "Bu hayatın gerçeği, David. Sen benim ilk aşkım ve son aşkımsın..."
Bu sözler, kurşun gibi saplandı kalbime Clara'nın soğuk ellerine avuçlarımın arasına aldım, gözyaşları, yanaklarımdqn süzülüyordu. "Seni asla bırakmayacağım," diye söz verdim. Ama Clara'nın gözlerindeki o hüzünlü parıltı, yüreğimi derinden sızlatıyordu.
"Bana bu dünyada verebileceğin en güzel şeyleri verdin," diye devam etti Clara, sesi daha da alçalarak. "Teşekkür ederim..."
Gözleri, yavaşça kapanmaya başladı. "Kendine iyi bak olur mu?" diye fısıldadı son bir gayretle. "Yaşadığım her saniye için, seninle yaşadığım her an için teşekkürler..."
Ve sonra, gözleri tamamen kapandı. Clara, sonsuzluğa doğru, kollarım arasında, son nefesini verdi.
Bir aşkın başladığı ve bittiği yer olmuştu bu tren.
İstasyondan indiğimde, peronda derin bir sessizlik hakimdi. Herkes beni bekliyordu. Clara'nın yanımda olmadığını görünce, acı gerçeği anladılar. Kimse tek kelime etmedi. Yaşamam için artık hiçbir sebep kalmamıştı.
Anılarımızın yeşerdiği o tanıdık patikaya doğru yürümeye başladım. Her şey bu patikada başlamıştı; ilk tanışmamız, ilk öpücüğümüz, ilk aşkımız... Ama artık hiçbir şeyin anlamı yoktu. Clara yoktu.
Kulübeme vardığımda, titreyen ellerimle son bir not bıraktım beni sevenlere:
"Sevgili ailem ve dostlarım,
Bu satırları size yazarken kalbim kan ağlıyor. Artık yaşamanın bir anlamı kalmadı benim için. Clara'm yok, hayatımın anlamı yok. Mezarımı, Clara'mın yanına, ilk öpücüğümüzün olduğu tepeye gömün. Orada sizi izliyor olacağım.
Hoşçakalın.
Notu bitirdikten sonra, sandalyeye çıktım. İpi aldım, boynuma doladım. Gözlerimden yaşlar süzülürken, son bir kez etrafıma baktım. "Görüşürüz dünya," Merhaba SEVGİLİM
Bence bu metnı parçalara bölüp yayınlamalıydın
YanıtlaSilÇok sofıstıke ve özgün olmuş
YanıtlaSilBızımde fıkırlerımız aldığın ıçın sağol enes bayram
YanıtlaSilhttps://www.youtube.com/watch?v=hf1DkBQRQj4
YanıtlaSil