AŞK ÜZERİNE
Aşk nedir? Bu soru, insanlığın varoluşundan beri dudaklarda, kalplerde ve zihinlerde yankılanan, cevabı en zor bulunan sorulardan biri. Şairler onu ilham kaynağı yapmış, filozoflar onun derinliklerinde kaybolmuş, şarkılar onunla dolup taşmıştır. Çoğumuz için aşk, romantik filmlerden, romanlardan tanıdığımız o büyük duygu; bir insana karşı duyulan, kalbi yerinden oynatan, dünyayı durduran o heyecan verici histir. Oysa aşkı, sadece romantik bir duygu olarak tanımlamak, okyanusu bir su damlasıyla anlatmaya çalışmak gibidir. Aşk, bir varlığın başka bir varlığa duyduğu derin bir bağ, bir tutku ve içten gelen bir şefkattir. O, sadece bir duygu değil, bir eylem, bir sanattır. Bir ressamın tuvaline vurduğu her fırça darbesinde, bir müzisyenin enstrümanından çıkan her notada, bir yazarın kelimelerle yarattığı her dünyada aşkın izleri bulunur. Aşk, hayatı sadece yaşamak değil, onu iliklerine kadar hissetmektir.
Ancak aşkın en yakıcı, en sessiz ve belki de en saf hali, bir başkası tarafından hiç bilinmeyen platonik aşk değil midir? Bu, birine dokunmadan, konuşmadan, sadece uzaktan hissederek sevmektir. O, kalbinizin en mahrem odasında bir tabloya dönüşür, her baktığınızda size hem huzur verir hem de tarif edilemez bir acı. Platonik aşk, sadece bir hayal ürünü değildir. O, bir duygunun en yalın, en beklentisiz halidir. Sen onu uzaktan izlerken, o belki de varlığından bile haberdar değildir. Ve bu durum, aşkın en büyük paradoksunu yaratır: Sen onun varlığıyla dolup taşarken, onun dünyasında bir boşluk bile olamazsın. Bu, bazen karşılıksız sevda denilen o ağır yükü omuzlamaktır. Kimi zaman bir bakışın, bir tebessümün peşinden koşar, kimi zaman da ondan gelen bir sözle tüm dünyan aydınlanır. Ama bilirsin, o ışık sana ait değildir; sadece bir anlığına senin dünyana düşmüş bir yıldız tozudur.
Tarih boyunca aşk, uğruna savaşlar çıkarılan, krallıkların yıkıldığı ve destanların yazıldığı bir güç olmuştur. Romeo ve Juliet'in trajik sonu, Leyla ile Mecnun'un çöllerdeki yitik sevda arayışı... Bu hikâyeler, aşkın ne denli yakıcı ve yıkıcı olabileceğini gösterir. O zamanlar aşk, bir feda etme, bir kendini adama ve vazgeçmeme sanatıydı. Mektuplarla, günlerce, haftalarca süren bekleyişlerle beslenirdi. Aşkın bir sabır işi olduğu, zamanın tüm zorluklarına göğüs gerebilen bir duygu olduğu kabul edilirdi. O zamanlar aşk, ulaşılması zor, kutsal bir zirveydi.
Peki ya bugün? Modern çağ, aşkı çok daha sığ ve tüketilebilir bir hale getirdi. Akıllı telefon ekranlarında kaybolan parmaklar, anlık mesajlarla yaşanan kısa süreli heyecanlar, aşkın o derin, katmanlı yapısını unutturdu. Aşk, artık bir bekleme ve sabretme sanatı olmaktan çıkıp, anında tatmin arayan bir eyleme dönüştü. Ne yazık ki, hızlı tüketim çağında insanlar, aşkı da bir nesne gibi tüketmeye ve yenisini aramaya başladı. Oysa aşkın gerçek anlamı, emek ve fedakârlık ister. Bir çiçeğin büyüyüp açması için nasıl sabırla su ve güneş gerekiyorsa, aşk da aynı şekilde özenle beslenmeye muhtaçtır.
Ancak aşk, bu çağda da tüm gücüyle var olmaya devam ediyor. Günümüzde aşkın en saf hali, bir annenin çocuğuna duyduğu karşılıksız sevgide, bir hayvan dostunun sahibine olan sadakatinde ya da bir sanatçının eserine duyduğu tutkuda saklı. Bu aşklar, romantik olandan çok daha derindir. Çünkü onlar, hiçbir beklentiye girmeden, sadece var olduğu için duyulan saf ve koşulsuz duygulardır.
Aşk, sadece bir insana karşı duyulan bir duygu değildir. O, hayata karşı duyulan eşsiz bir tutkudur. Uyanıp güneşin doğuşunu izleme isteğidir. Bir sanat eserini saatlerce inceleme arzusudur. Yalnız kaldığında bile içinde taşıdığın o huzur duygusudur. Aşk, her an var olan, hissedilen ve hayatı anlamlandıran bir enerjidir. Belki de asıl mesele, aşkı sadece bir kişide aramak yerine, onu her şeyde bulmayı öğrenmektir. Aşk, hayatın ta kendisidir ve bizim varoluşumuzun en derin fısıltısıdır.
Aşkı anlamak için bazen geçmişin bilgeliğine dönmek gerekir. Antik Yunan filozofları, aşkın farklı türlerinden bahsederdi: Eros, romantik ve tutkulu aşk; Philia, dostluk ve kardeşlik sevgisi; Agape, karşılıksız ve ilahi aşk. Bu farklı tanımlar, aşkın ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığının kanıtıdır. Modern dünya, bu çeşitliliği unutup aşkı sadece "Eros"a indirgedi. Ancak bir çocuğu seven bir ebeveyn, bir dostuna yardım eden bir insan, hatta bir bilim insanının bilime duyduğu o sonsuz merak... Hepsi farklı şekillerde olsa da, bu duygunun birer yansımasıdır.
Sonuç olarak aşk, ne aradığın bir hedef ne de bulduğun bir cevaptır. O, yolda öğrendiğin, kendini keşfettiğin ve belki de en önemlisi, eksikliklerini kabullendiğin bir serüvendir. Bitmeyen bir yolculuk, bitmeyen bir deneme… Sadece hissedersin ve bu hissin her anı, yaşanmaya değer bir mucizedir. Belki de aşk, bir sır perdesi gibidir. Onu ne kadar aralasan da, ardında her zaman keşfedilecek yeni bir dünya bulunur. Ve bu dünyayı keşfetmek, hayatın en büyük macerasıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder