ÖĞRETİCİ METNİ EDEBİ METNE ÇEVİRME

ÖĞRETİCİ

İstanbul’un fethi, dünya tarihinin seyrini değiştiren, Orta Çağ’ın feodal yapısını sarsarak

Yeni Çağ’ın kapılarını aralayan stratejik, askeri ve siyasi bir dönüm noktasıdır. Bu süreç,

sadece bir toprak kazanımı değil, Sultan II. Mehmed’in çocukluk yıllarından itibaren bir

mühendis titizliğiyle kurguladığı kapsamlı bir imparatorluk vizyonunun sonucudur.

Fethin teknik hazırlık aşaması, askeri lojistik ve balistik biliminin o dönemdeki en ileri

seviyesini temsil eder. Sultan Mehmed, Bizans’ın Karadeniz üzerinden gelen iaşe ve

yardım yollarını kesmek amacıyla, Anadolu Hisarı’nın tam karşısına Rumeli Hisarı’nı inşa

ettirerek Boğaz’ın kontrolünü eline almıştır. Bu hazırlığı, sur mimarisinde devrim yaratan

Şahi toplarının dökümü izlemiştir. Macar döküm ustası Urban ile iş birliği içinde

hazırlanan bu devasa toplar, o güne dek "geçilemez" kabul edilen Teodosyus surlarının

ateşli silahlarla yıkılabileceğini kanıtlayarak, Avrupa’daki kale savunmasına dayalı feodal

düzenin sonunu hazırlamıştır.

Kuşatmanın en kritik kırılma noktası, Bizans’ın Haliç ağzına çektiği devasa zincirle

Osmanlı donanmasını engelleme çabasına karşı geliştirilen sıra dışı lojistik hamledir. 21-

22 Nisan gecesi, Tophane’den Kasımpaşa’ya kadar uzanan sarp araziye döşenen yağlı

kızaklar vasıtasıyla yaklaşık 70 parça kadırganın karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesi,

savaşın gidişatını Osmanlı lehine çevirmiştir. Bu deha ürünü hamle, Bizans savunmasını

en zayıf noktasından bölmüş ve ordunun moralini zirveye taşımıştır. Bu süreçte yaşanan

Baltaoğlu Süleyman Bey vakası ise Osmanlı askeri hiyerarşisindeki katı disiplin ve liyakat

anlayışının bir göstergesi olarak tarihe geçmiştir; denizdeki başarısızlık affedilmemiş ve

komuta kademesi derhal yeniden yapılandırılmıştır.

29 Mayıs 1453 tarihinde nihai taarruzla sonuçlanan fetih, Osmanlı iç siyasetinde de

mutlakiyetçi bir dönüşümü beraberinde getirmiştir. Fethin hemen ardından, kuşatma

boyunca statükoyu korumaya çalışan ve aristokratik Türk ailelerinin gücünü temsil eden

Veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın tasfiye edilmesi, padişahın mutlak otoritesini

perçinlemiştir. Bu hamleyle birlikte devlet yönetimi, doğrudan padişaha bağlı devşirme

bürokrasisine (kul sistemi) emanet edilerek merkeziyetçi bir imparatorluk yapısı tesis

edilmiştir.

Sonuç olarak İstanbul’un fethi, küresel ölçekte derin etkiler yaratmıştır. İpek ve Baharat

yollarının kontrolünün Osmanlılara geçmesi Avrupalıları Coğrafi Keşifler’e yönlendirmiş,

şehirden İtalya’ya göç eden bilginler ise Rönesans’ın fikri temellerini atmıştır. İstanbul,

bu fethin ardından sadece bir başkent değil, Doğu ve Batı kültürlerinin sentezlendiği bir

dünya merkezi haline gelmiştir.


EDEBİ



 Güneşin henüz ufku kızıla boyadığı bir sabahta, Edirne Sarayı’nın bahçesinde küçük bir şehzade, elindeki ahşap kılıçla hayali surlara saldırıyordu. Mehmed’in gözleri, akranlarının aksine oyunun eğlencesinde değil, ufuktaki bir hayalin derinliğindeydi. Hocası Akşemseddin yanına yaklaşıp omzuna dokunduğunda, küçük şehzade ona dönüp kararlılıkla sordu:

"Hocam, o müjdelenen kumandan ben olabilir miyim?"

Akşemseddin’in cevabı, bir ömrün pusulası oldu: "Sultanım, imkansız sadece zayıfların uydurduğu bir yalandır. Kalbini İstanbul’a bağlarsan, İstanbul sana kapılarını açar." 


Yıllar rüzgâr gibi geçti. Sultan Murad Hak’ka yürümüş, Mehmed ikinci kez ve bu defa ebediyen tahta çıkmıştı. Divan-ı Hümayun’da hava kurşun gibi ağırdı. Veziriazam Çandarlı Halil Paşa, tecrübesinin verdiği ağırlıkla, genç Sultan’ı dizginlemeye çalışıyordu.

"Hünkarım," dedi Çandarlı, sesi pürüzlü ve tedirgindi. "Haçlı dünyasını üzerimize çekmek akıl kârı değildir. Bizans, zehirli bir yılandır; dokunursak bütün Avrupa üzerimize çullanır. Sulh en hayırlısıdır."

Genç Sultan Mehmed, oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Gözlerinde, çocukluğundaki o uykusuz gecelerin ateşi vardı. Divan masasının üzerindeki haritaya doğru yürüdü. Eli, belindeki gümüş kabzalı hançere gitti. Ani bir hareketle hançeri kınından sıyırdı ve tüm gücüyle haritanın tam ortasına sapladı.

Hançerin ucu, Boğaz’ın sularını yarıp Konstantiniyye’nin kalbine saplanmıştı. Masada derin bir çatlak oluştu. Paşaların nefesi kesildi.

"Paşa!" diye gürledi Mehmed. Sesi divan duvarlarında yankılandı. "Benim kudretimin ulaştığı yere onların hayalleri bile ulaşamaz! Ya ben İstanbul'u alırım ya da İstanbul beni!"

Dönüş yoktu. Zar atılmıştı.


Kuşatma başlamıştı ama deniz, karadan daha hırçındı. 20 Nisan günü, ufukta dört büyük Ceneviz kalyonu belirdi. Bizans’a yardım getiriyorlardı. Osmanlı donanmasının komutanı Baltaoğlu Süleyman Bey, kadırgalarıyla bu dev gemilerin üzerine atıldı.

Ancak rüzgâr Türklerin aleyhineydi. Ceneviz kalyonları yüksek bordalarından Osmanlı kadırgalarına ateş ve ok yağdırıyordu. Deniz kan rengine dönmüştü.

Kıyıdan atını denize süren Sultan Mehmed, hırsından dudaklarını kanatıyordu. "Vurun! Batırın o kâfirleri!" diye bağırıyor, atını köpüklü sulara sürüyordu. Ancak Baltaoğlu başaramadı. Gemiler Haliç’in zincirini aşıp şehre girdi.

O gece otağda fırtına koptu. Baltaoğlu Süleyman, başı öne eğik, kan revan içinde Sultan’ın huzuruna getirildi. Mehmed’in elindeki altın kakmalı topuz havaya kalktı ama inmedi. Gözlerindeki hayal kırıklığı, öfkeden daha ağırdı.

"Seni idam etmiyorum Süleyman," dedi Sultan, sesi buz gibiydi. "Ama donanmamın başından azledildin. Git ve gözümün görmediği bir yerde utancınla yaşa. Eğer bir gazi olmasaydın, kelleyi çoktan almıştım!"

O gece, Sultan Mehmed uyumadı. Denizin kestiği yolu, karadan açacaktı. Ve o meşhur emir verildi: Gemiler bu gece karadan yürütülecek!

29 Mayıs 1453. Şafak sökmeden önce, gökyüzü Şahi toplarının gürültüsüyle yırtıldı. "Vur!" emriyle birlikte surlar toz ve duman bulutuna karıştı. Surlarda açılan gedikler, bir devin ağzı gibi açılmıştı.

Mehmed, beyaz atı Küheylan’ın üzerinde ordusunun önündeydi. "Evlatlarım! Yiğitlerim! Bugün şehit düşen cennete, sağ kalan devlete kavuşur! Vurun!"

Sesler birbirine karıştı: Kılıç şakırtıları, tekbir sesleri, surlardan dökülen kızgın yağların cızırtısı... Ulubatlı Hasan’ın burçlara diktiği sancak dalgalandığında, Bizans’ın son direnci de kırıldı. İmparator Konstantin, karmaşanın içinde kaybolup gitti. Şehir düşmüştü.


Fatih, öğleden sonra Topkapı’dan şehre girdiğinde, Ayasofya’nın kubbesi hüzünlü ama mağrur bir şekilde onu selamlıyordu. Ancak Sultan’ın aklında bir hesap daha vardı.

Otağ-ı Hümayun’a döndüğünde, karşısında el pençe divan duran Veziriazam Çandarlı Halil Paşa vardı. Kuşatma boyunca askerlerin moralini bozan, "Bu iş olmaz, geri dönelim" diyen, hatta Bizans ile gizli mektuplaşmaları olduğu iddia edilen Çandarlı...

Fatih, Paşa’ya uzun uzun baktı. Bu bakışta ne nefret vardı ne de öfke; sadece soğuk bir kesinlik vardı. Eski dünya, eski usuller ve eski korkular bitmeliydi.

"Halil Paşa," dedi Fatih. "Sen ki benim heyecanıma gem vurdun, askerimin inancına kurt düşürdün. Bu yeni düzende, senin köhne korkularına yer yok."

İşaret verildi. Çandarlı Halil Paşa, zindana götürüldü. Tarihte ilk kez bir Osmanlı veziriazamı idam edilecekti. Bu, sadece bir idam değil, mutlak otoritenin ilanıydı. Gözlerini kapattı. İstanbul artık onundu, ama o da artık İstanbul’a aitti. Tarihin akışı değişmiş, Orta Çağ’ın kapıları kapanmış, Fatih’in çağı başlamıştı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SONBAHAR

AŞKIN ÖZÜ

TREN VE ÂŞK